22.01.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
VAZİFE  
VAZİFE

VAZİFE, giderek kapsamı artan, içine aldığı olgularla genişleyen bir konudur. Hayatın kendisi zaten birtakım zincirleme vazifelerin biraraya gelmesinden ibaret bir faaliyettir. Tabiatın düzeni içerisinde, tabiatı meydana getiren her türlü unsur, kendi yaradılışının, varoluşunun niteliklerine göre hep aynı şeyleri yapar. Fakat bu değişmezlik onun başka hâllere geçmesine engel olan bir şey değil. Unsur olarak, nitelik olarak kendini daima muhafaza etmesi onun bir vazifesidir. Meselâ, sürekli bir şekilde H2O’dan meydana gelen su her an çözülebilir durumda olsa, biz suyu sağlayamayız. Demek ki, H2O dediğimiz iki temel elementin vazifesi, birarada kalarak sürekli bir şekilde tabiata lâzım olan su denen akışkanı sağlamaktır. Tabi ki su hâlinde olmanın da birtakım vazifeleri var. O da içinde eritmiş olduğu çeşitli tuzların, madenlerin en uzak, en kılcal noktalara kadar uzanmasını sağlayan bir akışkanlık, varlıkların beslenmelerinde bir araç vazifesini görmesidir. Tam bir katalizör vazifesi görüyor. Suyun girmediği, suyun olmadığı canlılık söz konusu değil hemen hemen. Varlıkların hepsi kendi yaradılışlarının icabı olan hareketleri sürekli olarak, hiç şaşmadan yasalara bağlı olmak kaydıyla yapar dururlar. Hep tekrar ederler. Bu onların vazifesidir. O sürekli şekilde aynı tarzda kalmayı ve aynı cevapları vermeyi üstlenmiştir. Tabi ki burada şuur kapasitesinin ne durumda olduğunu ölçmemiz o kadar kolay değil. Bunlar olduğu gibi otomatik hareketler veya tabiatın kendi içinde bulunan bir mekanizma, bir işleyiş tarzındadır. Çünki elbette ki her varlığın kendi varlık çerçevesi dahilinde olan bir şuursal düzeyi vardır. İnsanın da vardır, hayvanın da, bitkinin de, madenlerin de vardır. Şuur hadisesi tamamen canlılığa veya beyne bağlı, değişik enerji modülasyonlarına bağlı bir olay değildir. Bu, varlıkla kâinat, varlıkla varlıklar yahut bütün ile tekilin arasındaki münasebetten doğan anlayış seviyesi gibi bir şeydir.


GENİŞLEYEN VAZİFE KAPSAMI 

Bütün insanlar yaradılışları icabı vazifelerini yerine getirmekle meşguller. Vazifelerin yerine gelmesinde bir sıralama görüyoruz. Bu sıralama önce kişinin şuursal gelişimiyle alâkalı olarak başlıyor. Öncelikle vazifelerin benmerkezci bir şekilde uygulanması söz konusu. Fert önce bunları uygulamaya başlıyor. Vazifenin ne olduğunu buradan öğrenmeye başlayarak, kendine yönelik, benmerkezci olarak çalışıyor. Tabi ki bu doğru bir şey, yani büyümesi, gelişmesi lâzım. Kendini koruması, aklını ve zekâsını geliştirmesi lâzım. Tahsili, terbiyesi, yemesi içmesi, sporu vs. ile vücuduna bakması ve sağlıklı olması lâzım. Bu, insanın kendi bedeni ve kendi varlığı üzerinde belli bir şuur seviyesi kapasitesine kadar geliştiği nispette yapmak zorunda olduğu ve birinci derecede öneme sahip bir durumdur. Sonra giderek bir gelişme içerisinde bu benmerkezli olmaktan çıkarak, merkez birçok noktalarda olmaya başlar. Artık kendisi değildir sadece. Çünki hayatta aile içerisinde, toplum içerisinde, arkadaşlar içerisinde bir grup hâlinde yaşamak mecburiyetinde olduğunu hissetmeye başlar. Her şeye gücü, kuvveti yetmez artık onun. Birileriyle bir şeyleri paylaşmak ihtiyacında olduğu için, o vazife kavramı artık dağınık merkezler hâline gelmeye başlar. Çok merkezli olmaya başlar. Benmerkezcilik artık yavaş yavaş kaybolur. Muhakkak yine bir ego vardır, fakat bu ego benmerkezli olmaktan çıkmış, fazla despot olmayan, başkalarıyla da beraber hareket etme ihtiyacını hisseden bir benmerkezdir. Oradaki tecrübeler arttıkça, dağınık merkezli çalışmaları öğrenmeye başladıkça, ailesiyle, arkadaşlarıyla, içinde bulunduğu grupla, iş yerinde, dışarıda, seyahatte, topluca yaşanılan yerlerde karşılıklı olarak birtakım işlemlerin yapılması gerektiğini öğrenir. Hatta toplum içerisinde yasalar kendisini buna zorlar; şunu şöyle yapmalısın, bunu böyle yapmamalısın gibi. İster zorla, ister tavsiye kararıyla olsun, ister ferde bırakılsın, ister bir yaptırım gücü olan birtakım etkilerle olsun, insan yavaş yavaş benmerkezcilikten çıkmaya başlar ve bu arada vicdanı da gelişir zaten. Vicdanı gelişmeye başlayınca paylaşmaya başlar; haklısın der, bu senin için, bu benim için. Bir ayırım başlar ve vazifesini de ona göre artık kapsamlandırmaya doğru gider. Eğer bir yuva kurabilmişse, bu benmerkezciliği tamamen şuurlu bir şekilde feda etmek kararı almış sayılır. Evliliğin temelinde yatan husus budur. Benmerkezcilik şuurunu tamamen ortadan kaldırmak amacı güdülmüş ise, o evlilik, o varlıkların tekâmülü için çok isabetli bir kurum hâline gelir. Ama benmerkezciliği ortadan kaldırmamak koşulu işin içerisinde varsa, (Nikâh esnasında ayağa basmanın sembolik anlamı budur. Kim basıyorsa ayağını, benmerkezciyim demektir o. Her şey gene benim etrafımda dönecek manasına gelir.) o evlilik kurumu o insanların uyum sağlama, paylaşma ve esneklik diye ifade ettiğimiz çok önemli bir gelişim sürecini tamamen yok eder. Sonuçta da zaten her iki varlık için de verimlilik taşımadığı için bir yerde kesilir atılır. Ya da varlık zaten kendisi ister, çünki ona büyük bir ıstırap kaynağı olmaya başlamıştır. Görülüyor ki, bir şeyi vazife kabul etmek meselesi, muhakkak yerine getirilmesi, üstlenilen bir şeyin bütün sorumluluğunu sırtında taşımaya çalışma meselesi o kadar kolay, basit ve harcıâlem bir iş değildir. Birçok vazifeler otomatikman yapılır. Aileye, gruba, içinde yaşadığınız şehrin topluluğuna karşı bir sorumluluk ve buna karşılık bir vazife yapma duygusu vardır. Nihayet kendi milletinize kadar uzanır ve onun dışında da insanlığa karşı olan vazifeye kadar gider. Deriz ki bu bir insanlık vazifesidir. Tabir olarak bunu kullanırız, ama bir insanlık vazifesini karşılamak gibi bir pozisyonla karşılaştığımız zaman acaba nasıl hareket ediyoruz? Bu bakımdan çok moda olan bir söz var: Bu senin sorunun, benim sorunum değil meselesi. Bu tamamen bireysel bir şekilde yaşamayı kendilerine ideal edinmiş, büyük sanayi devrimleri yapmış, çok zengin kapitalist ülkelerdeki insanların egoistleşmelerinden meydana gelen bir ifade şeklidir. Çok yanlış bir sözdür; senin problemin, benim problemim diye bir şey yoktur. Bütün problem hepimizin problemidir. Ama siz onu hissettiğiniz sürece; eğer hissetmiyorsanız ayrı mesele. Bu benim sorunum değil, senin sorunun dendiği zaman ben senin varlığından hiçbir şey anlamıyorum, seni varsaymıyorum demektir. Sen yoksun benim için. Ha kurumuş bir yaprak, sağda solda savrulan bir tüy, ha sen. Halbuki vicdanı gelişmiş, şuurunda biraz olsun hümanist duyguları olan bir insan için, ister inanç ister ideal bakımından, her insan diğer bir insandan sorumludur. Her birimiz birbirimize bakarsak muhakkak bir şey yapmak ihtiyacını hissederiz, ama çoğu kez bunu görmemeye çalışırız, bırakır gideriz. Her birimiz birbirimizden ayrı ayrı sorumluyuz. Hatta bu sorumluluk bazen o derecede güçlü bir hâl alır ki, eğer bizler bunu idrak etmeyip de sorumluluğumuzun hareketlerini yerine getirmezsek genel bir sorumluluk tarzında tepemize birçok işler de dikilir. Bu da nereden çıktı deriz. Hiç beklenmedik, çok çapraşık olaylarla karşılaşırız. Bunu onlar yaptı, bunu sen yaptın, bunu ben yaptım diye konuşan insanların durumuna düşeriz. Sürekli bir şekilde sorumlulukları birbirlerine atmakla meşguldürler. Çok yanlış bir yaşam biçimi.


ENKARNASYON PLANI 

İnsan yeryüzüne doğmadan önce bir enkarnasyon plânı söz konusudur. Bu enkarnasyon plânında baştan aşağı o varlığın kendisi ve içinde bulunduğu toplumla ilgili bütün düzenlemeler, bütün hareketlerin hedefleri tayin edilmiştir. Niçin inecektir, ne maksatla doğacaktır? Ne maksatla bu anne ve baba seçilmiştir? Ne maksatla onun etrafında böyle bir toplum hayatı vardır? Kendisine hangi maksatla toplum hayatında bu imkânlar tanınmıştır? Fakir çocuğudur, zengin çocuğudur. Sakat doğar, hasta doğar, savaş içine doğar. Bildiğimiz bir dünya hayatı. Niçin böyle? Bütün bunlar doğacak olan varlığın, sadece tekâmül için kendisine lâzım olan birtakım ihtiyaçlarını karşılayacak araç ve gereçler değildir, aynı zamanda o varlığın, o enkarnasyon kadrosu içerisindeki yapacağı işlerin de plânlamasıdır. Enkarnasyon içerisinde yapılacak işler, enkarnasyon plânına dahil olan işlerdir ve onun hakiki vazifeleridir. Bu hakiki vazifelerin acaba yüzde ne kadarı varlık doğduktan sonra yerine getirilmektedir? Bu bayağı öğrenilmesi, anlaşılması gereken çok önemli bir noktadır. Bazı bilgilere göre, varlıkların kendi doğuşlarıyla beraberlerinde getirdikleri, bu da oldu, bu da tamam diye okeylenmesi gereken vazife listelerinin ancak % 40’ı, bazen de % 50’si tamamlanabilmektedir ki, bu da oldukça yüksek bir rakam sayılıyor. % 100’ünün veya % 90’ının yerine getirilmesi çok özel bir korunmaya ve himayeye ya da yardıma bağlı olmak üzere yapılabilmektedir. Enkarne olmuş ruhsal varlığın kendi çabasına bağlı olmak kaydıyla yapılan işlerde % 40, % 50 başarı, %100 başarı olarak görülür. Çünki dünya şartları, iradenin hedef almış olduğu noktalara, irade sahibinin ulaşmasına müsait değildir. Örnek olarak, bir yere ulaşacaksınız, bir vasıtaya binmişsiniz, o vasıtanın tekeri kırılabilir, motoru arıza yapabilir, yoldaki köprü de çökebilir vs. Bunlar sizin vazifenizle ilgili bir iş değil. Bunlar genel karma yasalarına bağlı olmak üzere meydana gelen dünyasal hareketler. Siz o dünyasal hareketlerin içerisinde kendi yolunuzu bularak, seçerek hedefinize ulaşmak zorundasınız. Ama çoğu kez bunda başarılı olunamıyor. Yarım bir şekilde işi de bitirmek mümkün oluyor; bir ömür bitiyor. Zannedilmesin ki dünyadan ayrılan her varlık enkarnasyon programını tamamen bitirmiş, tatmin olmuş bir vaziyette tekrar ruhsal dünyaya, geldiği yere dönüyor. Bu mümkün olamıyor çünki dünyanın da kendine has özel yasaları ve şartları var. Dünyanın kanunlarına, maddeye hâkim olabilmek o kadar kolay değil. Çünki ne yaparsak yapalım, biz dünyayı duyularımız vasıtasıyla tanımak mecburiyetindeyiz. Maddeye de gene duyular yoluyla bir idrakle ancak ulaşabiliyoruz. Duyuların kökeninde yatan husus da gene maddesel bir akışkanlıktan başka bir şey değil. Maddeyi maddesel bir titreşimle tanımak zorundayız. Dolayısıyla biz daima bazı şeyler içerisinde örtülü kalmak, bazı şeylere mecbur olmak durumundayız. İcaplar dediğimiz yüksek birtakım mekanizmalar bizi daima frenler. Kendimizi frenlemek zorunda kalırız.


SABIR OLGUSU 

Kendi dilimizde çok önemli iki ifade vardır. Bunlardan bir tanesi sabretmektir. Bir tanesi de kısmet olmak meselesidir. Batı dilinde, Hristiyanlıkta ve Musevilikte, ne Tevrat’ta ne İncil’de kısmet sözüne hiç rastlanmaz. Sadece şans vardır. Şans başka bir şey, bir işin kısmet olması başka bir şeydir. Kısmette çok şuurlu bir hareket söz konusudur, sizin gidişinizin liyakatine göre bir karşılığı size veriyorlar manası vardır. O sizin dışınızda gerçekleşen bir olaydır. Sizin iradeniz belli bir yere kadar dayanıyor. Ama iradenizin ve isteğinizin üstün olması hâlinde kısmet sizin ayağınıza kadar indirilebilir. Kısmet meselesi tamamen kozmik bir himaye ve rehberlik mekanizmasının bir fonksiyonundan ibarettir. Birçok üstün zekâların, yüksek seviyeli, potansiyeli fazla gelişmiş olan varlıkların, bizim enkarnasyon hayatımız içerisindeki hedeflerimize ulaşabilmemiz için gösterdiğimiz çabalara paralel bir yardım mekanizması tarzında çalışır.’ Kısmet oldu aldık, kısmet oldu gittik, kısmet oldu varamadık’ dediğiniz zaman bilesiniz ki, bir himaye altındasınız. Size en uygun olanın bir seçimi içerisinde bırakılmışsınız ve o seçim yapılmıştır. Çünki biz onu kendi hâlimiz içerisinde seçemiyoruz. Ne de olsa benlik dediğimiz, sürekli ihtiyaç içinde olan, sürekli isteyen ve kapmaya çalışan, doymayan bir tarafımız var. Bu gerçek bünyeye uygun olmayan birtakım maddeleri de ister. Birtakım yanlış etkileri de kendisine çeker. Bir korunma olması gerekiyor. İşte bazı şeylerin çok çaba sarf etmenize, çok uğraşmanıza rağmen elde edilememesi meselesi aslında çok sevindirici bir şeydir. Burada hiç üzülmemek gerekir. Bu mantaliteyi kazanmak lâzım. Eğer kısmet değilse, onu derhal bırakacaksınız. Tabi ki hedeflere ulaşmak, şartlarına uygun olarak bir şeyi elde edebilmek, bir şeyin ortaya çıkabilmesi için lüzumlu olan her türlü vesileyi yılmadan ve sabırla yaratmak insanın elindedir. Bu istenir bizden. Her türlü vesileyi yaratmak bize aittir. Hiçbir sebep yaratamamışsak nereden sonuç bekleyeceksiniz? Hiçbir sebep yok, dolayısıyla sonuç da olmaz. Bu, her iş için geçerlidir. Ne yapmak istiyorsanız bunun o şartlara uygun tarzda olan sebeplerini yaratmak zorundayız. Ondan sonra o sebepler âdeta suyun içerisine bırakılan bir sal gibi kendiliğinden bir harekete başlar. Suyun onu götürüşüne göre o en uygun olan bir yere yanaşır. Yaratmış olduğumuz sebeplerin sürekli bir şekilde takipçisi olabilmek çok önemli bir şeydir ama çok zor bir iştir. Bunu her insan beceremez. Sürekli o işin peşinde koşmak, gayret etmek, hep onu elde etmek çok zor iş. Bazı işleri de elden geldiği kadar tedbir alıp bir yere bırakmak gerekir, yani oluruna bırakmak gibi ama bu kontrolsüz bir oluruna bırakmak değil. İşte burada insanlardan istenen bir sabır vardır. Sabretmesini bilmek; dini literatürde bu, işi Allah’a havale etmektir. Suyun üzerine salıverip bırakmak gibi... ‘Tanrı’ya havale ettim bu işi. O yapacağını iyi bilir, ne yapacaksa o yapar’ der, bırakır. Bu bir çeşit teselli olsun diye söylenen bir ifade değil. Bunların idrakine varmak, bunları şuurlu bir şekilde anlamak lâzım. Ataların veya bu şekilde dini kültürden gelen birtakım deyişlerin altında epey sırlar yatar. Bunları güzel anlamakta da bizim için büyük fayda var. 

BEDENLE İLGİLİ VAZİFELER 

ENKARNASYON yoluyla doğmuş olan varlık vazifelerini yapmaya nasıl başlayacak? Bir defa ilk yaptığı vazife bir bedeni kontrolü altına almasıdır. Gerçi enkarne olacak ruh varlığı işi döllenme anından itibaren kontrol altına alır diye bir kural yok. Bu o varlığın durumuna bağlı. Herkes o kontrolü hızla yapamıyor. Döllenme alanındaki pozisyonu idare edebilecek durumda olmayabilir bazı varlıklar. Onun yerine rehberlik sistemi işin içerisine girer ve varlığın yerine, o kontrol etmeye başlar. Çünki rehberlik sistemi o varlığın beden olarak seçtiği ortamdaki bütün hususiyetleri en iyi bilen sistemdir. Ve onun DNA’sına vs. müdahale edinceye kadar, ona uygun olan her türlü değişikliği, gerekli durumları orada işlemeye çalışırlar. Belli bir seviyeye geldikten sonra da etki alanı bizzat doğacak olan varlığa devredilir. Ve böylece ceninden itibaren giderek büyüyen bir çocuk, artık tamamen tabiat kanunlarına ve insan bünyesinin organik kanunlarına tâbidir. Ruhsal dünyanın etkileri biter. Mekanizma, tabiatın sert şartları içerisindedir. Ne istiyorsa o olacaktır. Kimyasal hareketleri, fiziksel hareketleri, hepsi orada pişirilir, kotarılır. O kanunlara bağlanılır fakat o işin ideleri, arşetipik kalıpları, ruh varlığının kendi bünyesinde bulunan vazifesiyle alâkalı, doğuşunun nedenleriyle alâkalı bir sisteme bağlıdır. Neden cinsiyet böyle seçilmiştir, cinsiyetin şu şu özellikleri niçin vardır? Erkekse niye böyledir, kadınsa niye böyledir? Niçin kadınsa çocuk sahibi olacaktır veya çocuk sahibi olmayacaktır? DNA’da bunlar seçilmiş midir? Kendisinin gelişiminde fizik bünyedeki iç salgı bezlerinin durumları ne olacaktır? Çünki bunların biraz fazlası biraz eksiği o bünyede fizikî olarak değişiklikler yapar ve mizaçlar meydana getirir. Doğan ruhsal varlık kendine has bütün nitelikleri bedenine aksettiremez. Şimdi yapmış olduğunuz hareketler öz olarak siz değilsiniz esasında. Sizin davranışlarınız böyle değil. Ama beden ancak bunları aksettirebiliyor. Bedende ancak bunlar tezahür edebiliyor, bedenin yeteneği bu. Ne yaparsanız yapın bu şekerle, bu yağla, bu unla bu kadar helva olur. Ne yaparsanız yapın, onu çikolata hâline getiremiyorsunuz. O un helvası oluyor. Beden de öyle. Onun için bedenin seçiminde de çok önemli vazifeler vardır. Esasında dünya üzerinde yapacağınız, insanlığa veya kendinize, çevrenize vs. karşı, doğumunuzla alâkalı getirdiğiniz vazifelerinize uygun bir bedeniniz vardır. Onun için hiç kimse bedeninden nefret edemez.

Demek ki bedenler de bir vazifeyle alâkalı bir biçimdedir. Keşke erkek olsaydım, daha rahat olurdum veya keşke kadın olsaydım demenin bir anlamı yok. Varlık, yeryüzünde yapacağı hizmetlere, yerine getireceği görevlere en uygun vasıtayı seçmiştir zaten. Onu o kadın olarak, onu o erkek olarak en iyi şekilde başarabilir. Yoksa bizim şu andaki egoistik ihtiyaçlarımız içerisinde, geçici avantajlar sağlamak bakımından beden değiştirmenin bir manası yok. Bunlar yanlış şeyler. Bu sözleri bile söylemek tamamen bilgisizce bir durumdur. ‘Devir kadın devri, keşke kadın olsaydık’ yahut ‘Devir erkek devri, eziliyoruz, keşke erkek olsaydım.’ diyenler çoktur. Düşünmesi lâzım ki o ruhsal hâlleri niçin yaşıyor, niçin bu tarzdaki düşünceler, empozisyonlar onun tepesine yığılmış? Buradan ne elde edilmesi lâzım, bunu kavrayamıyorlar. Sadece duyular yoluyla kendilerine gelen birtakım etkilerden kurtulmanın çarelerini aramaya çalışıyorlar. Halbuki o etkiler onlara kurtulmak için değil, anlaşılmak üzere geliyor.

Bütün insanlar benmerkezci gelişme döneminde nedense anlaşılmayı isterler. ‘Beni anlamıyorlar.’ Ama yeryüzüne, beni anlamaları için değil, sokak sokak, kapı kapı dolaşmak için gelmedim ben. Olup biten her şeyi gözleyip, inceleyip işin içinde ne dönüyor, burada ne gibi kurallar var, hangi kanunlar geçerli, hangileri geçerli değil, kanunlarla karşılaşınca ne oluyor, bu gürültü nereden çıkıyor? Bunları anlamak için geldim. Ben onları anladığım sürece aslında kendimi anlıyorum. Demek ki hem anlaşılmak hem anlamak, doğrudan doğruya süjenin kendisine ait bir şeydir; kendimizden kendimize. Bunu dışarıdan beklemek biraz tuhaf olur. Zaman kaybından başka bir şey değildir. Bu bakımdan herkesin bize karşı vazifeleri olduğunu değil, bizim herkese karşı vazifelerimiz olduğunu anlamak gerekiyor.


VAZİFELİ İNSANLAR 

İnsanlar doğuşları itibarıyla getirdikleri hizmet programının % 40’ını veya en kabadayısı % 50’sini yerine getirebiliyor. Bu bir ortalama hayat için geçerli. Fakat bazı insanlar veya bazı gruplar bu ortalamanın üstüne çıkıyorlar, % 60, % 70’lere kadar çıkabiliyor. Bu çıkışın başlıca sebebi o kişilerin o zamana kadar yapmış oldukları işlemin farkına varmalarından ileri gelir. Farkına varmanın tezahür şekli vardır. Yaptığı vazifeden zevk duyar. Vicdanen büyük huzur duyar. Uçacakmış gibidir. O işleri yapmadığı zaman büyük bir sıkıntı içerisinde kalır. Artık % 50’nin üzerine çıkmış bir insanın aşırı çaba safhasına geçtikten sonra elde ettiği hisler ve izlenimler, kendi vicdanında ve kendi yüreğinde duyduğu işler bunlardır. İnsanlara hizmet etmekten, yardım etmekten, bir şey vermekten, onun derdine çare bulmaktan, düşeni kaldırmaktan, açı doyurmaktan büyük bir haz duymaya başlar. Çok yolları var her işin. Gizli bir şekilde de yaparsınız, hiç kimsenin haberi olmaz. Yoldaki düşmüş olan bir taşı kaldırırsınız, kenara koyar devam edersiniz, kim ne görecek, ama o oradan geçecek olan yüzlerce vasıta için bir kazaya engel olmaktır. Siz oradan geçiyordunuz görmüşsünüz, bir kaya düşmüş, geceleyin bu görülmeyebilir. 40 tane araba vurur. Onu kaldırıp bir tarafa koymanız, sizin için bir aşırı çabadır. Sessiz ve sakin, hiçbir egoistik şımarıklığa yer vermeyecek, egonun kabarmasına imkân vermeyecek şekilde de birtakım faaliyetler yerine getirilebilir.

Bu vazifeler illâ pozitif yönde, yani iyilikler yapmak, güzellikler meydana getirmek tarzında da olmayabilir. Meseleyi daha iyi kavrayanlar, çok daha anlayışlı olan insanların bazı hareketleri vardır ki, bunlar diğer insanlar tarafından sert, olumsuz tarzda da yorumlanabilir. Ama o insanlar bazı şeyleri daha önceden kestirip görebilirler ve tedbirini alır. Sanki karşı tarafa zarar veriyormuş gibidir. Onun yaptığı hizmet daha gizli fakat çok daha kapsamlı bir hizmettir. Buna ait Kur’an’da güzel bir bahis vardır. Hızır ile Musa Peygamber arasında geçen diyaloglar vardır. Orada Musa, Hızır’la beraber seyahat etmek ister. ‘Beni de götür gideceğin yerlere’ der. Hızır, ‘Ama benim yaptığım hareketlerin niçin olduğunu bana sormayacaksın.’ der. ‘Peki sormayacağım’ der. Orada Hızır bir duvarı yıkıyor. Buna dayanamıyor Musa. ‘Neden yıktın’ diyecek fakat sormuyor, söz vermiş. Bir kayığı batırıyor. ‘Yüzüyordu kayık, niçin batırıyorsun?’ diye de sormuyor. Hızır bir çocuk öldürüyor. Musa bunların sebeplerini bilemiyor; Hızır gibi mübarek büyük bir zatın bu tarzda negatif hareketler yapmasının sebebi nedir? Halbuki o negatif hiçbir hareket yapmıyor. O bilgisine göre bir vazife yerine getiriyor. Ondan sonra hepsinin sebeplerini Musa’ya anlatıyor. Musa tabi şaşıp kalıyor. İlk peygamberlik derslerini Hızır ona böyle veriyor. Görünenin arkasında görünmeyen etkilerin mevcut olduğunu, duyularla fark edilen her şeyin gerçek olmadığını belirtiyor. Onlar aynen Mahayana Budizmindeki insanların kabul ettiği gibi bir boşluktur. Duyuların bize sağlamış olduğu her şey boştur. Asıl onun arkasındaki doluluğu fark etmeye çalışmalıyız. Bu doluluğu fark ettiğimiz anda nirvanik bir varlık oluruz.


Vazifeli niteliğini yetmişe, seksene, doksana kadar çıkaran insanlar var. Büyük İnisiyeler isimli kitaptaki kişiler, vazifelerini %90’a kadar yapabilen varlıklardır. Dünyada bunların sayısı çok azdır. 

Doğan her varlığın bir ilkesi var. O ilke doğuşuyla beraberinde getirdiği hayat programıdır. O ilke her şeye hâkimdir. Tıpkı bir bilgisayardaki ana parçayı söktüğünde bilgisayarın çalışmaması, onu yerine taktığında programın yeniden çalışmaya başlaması gibi. Herhangi bir şeyin parçası da değildir. Biz ne yapıyorsak ruh gücü olarak kendi işimizi yapıyoruz. İşimizi yaptıktan sonra semereleri kâinata mal olur, kâinata mal olan her şey de Yaradan’a mal olur. Aralarında bu şekilde bağlantılar var. Semeresinin ortaya çıkması lâzım. Bu ilkelerimiz, bu programımız asla yok olmaz. Yok olma durumu olursa dünya da yok olur. Eğer vazife yapma ilkesi gibi program mevcut olmasa kâinat hareketsiz kalır. Hiçbir şey olmaz, hiç kimse bir şey yapamaz. Ve bu sabitlik içerisinde yok olur bir anda. Çünki bütün varlıkların varoluşunun temelinde hareket yatar, faaliyet yatar. O faaliyeti bir enerji kontrol altında tutar. Bu enerjilerin başında da en büyük yaratıcı enerji ruhsal enerji gelir. Ruhsal enerji zaman enerjisiyle ortak bir çalışma içerisinde bütün varoluşun meydana gelmesini sağlar. 
İki türlü bir yaradılışı anlamak lâzım. Kutsal kitaplar da zaten bunu böyle anlatır ayrıca. İki aşamalıdır. Bir: Formu olmayan maddenin meydana gelişi vardır. Hiçbir şekle bağlanmamıştır. Kabaca bir bulut gibi düşünün ki o bile şekildir ama her an şekilden şekile giren bir hâldir. Maddenin böyle bir hâli vardır. Buna hil yani ilk madde denir. Yaratılışla beraber ilk maddenin meydana gelişi Tevrat’ta çok güzel anlatılmıştır. Tamamen varlıkların dışında olan, Yaradan dediğimiz varlık tarafından meydana getirilmiş bir karışım. İşte bu malzeme ruhsal enerji ve zaman enerjisi tarafından kullanılarak, bu gördüğümüz ayrıntılara kadar inebilen tezahürler, ortada gözüken şeyler meydana gelir. Onun için ruhsal enerji bir bakıma yaratıcı veya yapıcı enerjidir. Eski Yunan’da bunun karşılığı demiurgos’tur. Demiurgos, Yaratan Tanrı’nın kendisine sağlamış olduğu bütün malzemelerden bütün insanları, maddeleri, dünyaları, atomları vs. meydana getiren bir tanrıdır. Onlar bu iki ayrımı gayet güzel yapmışlar; böyle de inanmışlar ve doğru inanmışlar. Sonradan Ortadoğu dinlerinde bazı konular göz ardı edilmek istenmiştir ve edilmiştir de. Yaradılışı doğrudan doğruya tek bir sisteme bağlamaya çalışmışlardır.
Buradaki büyük inisiyelerin dışında, ki onlar meşhur olmuş olanları, %90 vazifesini yapan pek çok varlık muhakkak ki vardır. Ama onların insanlara örnek olma oranları biraz daha dar. Eğer geniş bir alan içerisinde örnek olabilselerdi, onlar muhakkak ki inisiye olarak zikredilirlerdi ama daha yöresel bir şekilde incelemeye kalktığınız zaman birçok varlıkları görüyorsunuz.


HAYATTA OLMAK VAZİFE İÇİNDİR 

Dünyaya bir vazife için gelinir. Bu vazifeyi Babıali’de memurluk yapmak, bankada memurluk yapmak vs. manasında almayınız. Öyle bir vazife değil bu. Bu tamamen insan olarak insanlığa karşı olan vazifenizdir ve o temel bir iştir. Yani onu siz yapmalısınız, yapacaksınız. Bunu sizin gibi yapan daha birçokları vardır ama siz de yapacaksınız. Çünki yaptığınız vazifenin meydana getirmiş olduğu etkilerin sonuçlarının ne olacağını bilemiyorsunuz. Çok büyük sonuçlara da imkân hazırlamak mümkündür. Hiç ummazsınız. ‘Ne vazifesi? Benim kendim nedir ki, ismim, cismim nedir ki?!’ diyebiliriz. Öyle değil. Herkes vicdanından akseden, yapılmasını istediği şeyi yapıp bırakmalıdır.

Zaten ardına düşüldüğü vakit o iş hiçbir işe yaramıyor, ikinci bir vazifeyi yapamazsınız. Yaptığınız işi yapıp hemen salıp bırakacaksınız. Bu tarzda yapılan işlemlerin sonucunda varlık giderek daha kapsamlı hizmetlere doğru kayar, hiç farkında bile olmaz. Bir bakar ki iş büyümüş. Ta ki bunu götürebilinceye kadar. Fazla da zorlamaya gerek yok. Çünki o işi muhakkak devam ettireyim, diye fazla zorlamaya çalıştığınız vakit bir eşkoşmaya giriyorsunuz demektir; dikkat edin, bir tuzak var işin içinde. Sizin varlığınızla aynıymış gibi oluyor o, kendinizmiş gibi oluyorsunuz, o bir eşkoşmadır. O yanlış bir şey. Eşkoşmadan yapılacaktır her iş. İşin mihenk taşı da budur. Herhangi bir işi sürekli olarak yapıyorsanız, orada eşkoşmaya başladığınız vakit, artık o işlem sizin varlığınıza bir katkıda bulunamaz hâle geliyor demektir. Diyelim ki, bir orkestrada müzisyensiniz. Zaten müzisyenlikte eşkoşmak hemen hemen en kolay iştir. Biraz fazla alkış gördüğünüz anda işiniz biter. Derhal üzerinize her türlüsüyle o saygı duyulmak, anlaşılmak veya takdir edilmek kompleksi yapışır. Ve her seferinde bunu istemeye başlar. Bunun neticesinde o insanlar kendisini bundan mahrum edecek her şeye karşı cephe alır. Bütün sanatçılar birbirini kıskanır, derler. Sebebi de budur yani ister istemez oluyor bu iş. Ruhen öyle bir durumu olmasa bile takdir hislerinden dolayı insanlardan bir şey almak, bir enerji toparlamak, hoşlarına gidiyor. Ve giderek onlarda bir egoistik kabuk oluşmaya başlıyor. Sürekli enerji toparlama kabuğu ve bir eşkoşma meydana getiriyor ve hep bunu istiyor. Sanatçılar kim olursa olsun hep alkışlarız, çünki o onları teşvik ediyor. Çünki onların bünyesinde bu tip bir enerjiye muhakkak ihtiyaç vardır. O enerjiyi almadıkları zaman güzel şeyler çıkaramazlar. Alkışın sözlü olanına da teşekkür denir. Alkışlamakla teşekkür etmek arasında hiçbir fark yoktur. Onun için elinizden geldiği kadar her şeye teşekkür edin. Çünki hepimizin bu tarzdaki enerjilere ihtiyacı vardır.

Anlaşılmak, takdir edilmek duygusu bütün varlıklarda vardır. Bu bir gelişim ihtiyacıdır. İnsanî tekâmülümüzün bir safhasında olan geçici bir sendromdur ve geçecektir. Hayatı baştan aşağı vazife olarak addetmeye başladığımız andan itibaren o araz ortadan kalkar. Sizi alkışlasalar da alkışlamasalar da siz virtüözitenizi en güzel şekilde yerine getirirsiniz. Küsmek diye bir şey yoktur hayatta. ‘Yapmayacağım, şu kadar sene uğraştık da bunu yaptık da ne oldu? Karşılığında ne aldık?’ gibisinden şikâyet eden milyonlarca insan var. İçinizdeki o değişiklik meydana geldikten sonra, her şey bir vazifedir.’ Her ne olursa olsun ben insan olarak bedenimin, zihnimin, düşüncelerimin ve yeteneklerimin karşılığını vermeliyim, icaplarını yerine getirmeliyim.’ şeklinde derin bir anlayış oluşursa, vazife duygusu insanın içinde her an bulunacaktır. Ve bu insanı mutlu eder, hayata bağlanmış olmanın, yaşamanın anlamını verir.

BEDENLE İLGİLİ VAZİFELER 

ENKARNASYON yoluyla doğmuş olan varlık vazifelerini yapmaya nasıl başlayacak? Bir defa ilk yaptığı vazife bir bedeni kontrolü altına almasıdır. Gerçi enkarne olacak ruh varlığı işi döllenme anından itibaren kontrol altına alır diye bir kural yok. Bu o varlığın durumuna bağlı. Herkes o kontrolü hızla yapamıyor. Döllenme alanındaki pozisyonu idare edebilecek durumda olmayabilir bazı varlıklar. Onun yerine rehberlik sistemi işin içerisine girer ve varlığın yerine, o kontrol etmeye başlar. Çünki rehberlik sistemi o varlığın beden olarak seçtiği ortamdaki bütün hususiyetleri en iyi bilen sistemdir. Ve onun DNA’sına vs. müdahale edinceye kadar, ona uygun olan her türlü değişikliği, gerekli durumları orada işlemeye çalışırlar. Belli bir seviyeye geldikten sonra da etki alanı bizzat doğacak olan varlığa devredilir. Ve böylece ceninden itibaren giderek büyüyen bir çocuk, artık tamamen tabiat kanunlarına ve insan bünyesinin organik kanunlarına tâbidir. Ruhsal dünyanın etkileri biter. Mekanizma, tabiatın sert şartları içerisindedir. Ne istiyorsa o olacaktır. Kimyasal hareketleri, fiziksel hareketleri, hepsi orada pişirilir, kotarılır. O kanunlara bağlanılır fakat o işin ideleri, arşetipik kalıpları, ruh varlığının kendi bünyesinde bulunan vazifesiyle alâkalı, doğuşunun nedenleriyle alâkalı bir sisteme bağlıdır. Neden cinsiyet böyle seçilmiştir, cinsiyetin şu şu özellikleri niçin vardır? Erkekse niye böyledir, kadınsa niye böyledir? Niçin kadınsa çocuk sahibi olacaktır veya çocuk sahibi olmayacaktır? DNA’da bunlar seçilmiş midir? Kendisinin gelişiminde fizik bünyedeki iç salgı bezlerinin durumları ne olacaktır? Çünki bunların biraz fazlası biraz eksiği o bünyede fizikî olarak değişiklikler yapar ve mizaçlar meydana getirir. Doğan ruhsal varlık kendine has bütün nitelikleri bedenine aksettiremez. Şimdi yapmış olduğunuz hareketler öz olarak siz değilsiniz esasında. Sizin davranışlarınız böyle değil. Ama beden ancak bunları aksettirebiliyor. Bedende ancak bunlar tezahür edebiliyor, bedenin yeteneği bu. Ne yaparsanız yapın bu şekerle, bu yağla, bu unla bu kadar helva olur. Ne yaparsanız yapın, onu çikolata hâline getiremiyorsunuz. O un helvası oluyor. Beden de öyle. Onun için bedenin seçiminde de çok önemli vazifeler vardır. Esasında dünya üzerinde yapacağınız, insanlığa veya kendinize, çevrenize vs. karşı, doğumunuzla alâkalı getirdiğiniz vazifelerinize uygun bir bedeniniz vardır. Onun için hiç kimse bedeninden nefret edemez.

Demek ki bedenler de bir vazifeyle alâkalı bir biçimdedir. Keşke erkek olsaydım, daha rahat olurdum veya keşke kadın olsaydım demenin bir anlamı yok. Varlık, yeryüzünde yapacağı hizmetlere, yerine getireceği görevlere en uygun vasıtayı seçmiştir zaten. Onu o kadın olarak, onu o erkek olarak en iyi şekilde başarabilir. Yoksa bizim şu andaki egoistik ihtiyaçlarımız içerisinde, geçici avantajlar sağlamak bakımından beden değiştirmenin bir manası yok. Bunlar yanlış şeyler. Bu sözleri bile söylemek tamamen bilgisizce bir durumdur. ‘Devir kadın devri, keşke kadın olsaydık’ yahut ‘Devir erkek devri, eziliyoruz, keşke erkek olsaydım.’ diyenler çoktur. Düşünmesi lâzım ki o ruhsal hâlleri niçin yaşıyor, niçin bu tarzdaki düşünceler, empozisyonlar onun tepesine yığılmış? Buradan ne elde edilmesi lâzım, bunu kavrayamıyorlar. Sadece duyular yoluyla kendilerine gelen birtakım etkilerden kurtulmanın çarelerini aramaya çalışıyorlar. Halbuki o etkiler onlara kurtulmak için değil, anlaşılmak üzere geliyor.

Bütün insanlar benmerkezci gelişme döneminde nedense anlaşılmayı isterler. ‘Beni anlamıyorlar.’ Ama yeryüzüne, beni anlamaları için değil, sokak sokak, kapı kapı dolaşmak için gelmedim ben. Olup biten her şeyi gözleyip, inceleyip işin içinde ne dönüyor, burada ne gibi kurallar var, hangi kanunlar geçerli, hangileri geçerli değil, kanunlarla karşılaşınca ne oluyor, bu gürültü nereden çıkıyor? Bunları anlamak için geldim. Ben onları anladığım sürece aslında kendimi anlıyorum. Demek ki hem anlaşılmak hem anlamak, doğrudan doğruya süjenin kendisine ait bir şeydir; kendimizden kendimize. Bunu dışarıdan beklemek biraz tuhaf olur. Zaman kaybından başka bir şey değildir. Bu bakımdan herkesin bize karşı vazifeleri olduğunu değil, bizim herkese karşı vazifelerimiz olduğunu anlamak gerekiyor.


VAZİFELİ İNSANLAR 

İnsanlar doğuşları itibarıyla getirdikleri hizmet programının % 40’ını veya en kabadayısı % 50’sini yerine getirebiliyor. Bu bir ortalama hayat için geçerli. Fakat bazı insanlar veya bazı gruplar bu ortalamanın üstüne çıkıyorlar, % 60, % 70’lere kadar çıkabiliyor. Bu çıkışın başlıca sebebi o kişilerin o zamana kadar yapmış oldukları işlemin farkına varmalarından ileri gelir. Farkına varmanın tezahür şekli vardır. Yaptığı vazifeden zevk duyar. Vicdanen büyük huzur duyar. Uçacakmış gibidir. O işleri yapmadığı zaman büyük bir sıkıntı içerisinde kalır. Artık % 50’nin üzerine çıkmış bir insanın aşırı çaba safhasına geçtikten sonra elde ettiği hisler ve izlenimler, kendi vicdanında ve kendi yüreğinde duyduğu işler bunlardır. İnsanlara hizmet etmekten, yardım etmekten, bir şey vermekten, onun derdine çare bulmaktan, düşeni kaldırmaktan, açı doyurmaktan büyük bir haz duymaya başlar. Çok yolları var her işin. Gizli bir şekilde de yaparsınız, hiç kimsenin haberi olmaz. Yoldaki düşmüş olan bir taşı kaldırırsınız, kenara koyar devam edersiniz, kim ne görecek, ama o oradan geçecek olan yüzlerce vasıta için bir kazaya engel olmaktır. Siz oradan geçiyordunuz görmüşsünüz, bir kaya düşmüş, geceleyin bu görülmeyebilir. 40 tane araba vurur. Onu kaldırıp bir tarafa koymanız, sizin için bir aşırı çabadır. Sessiz ve sakin, hiçbir egoistik şımarıklığa yer vermeyecek, egonun kabarmasına imkân vermeyecek şekilde de birtakım faaliyetler yerine getirilebilir.

Bu vazifeler illâ pozitif yönde, yani iyilikler yapmak, güzellikler meydana getirmek tarzında da olmayabilir. Meseleyi daha iyi kavrayanlar, çok daha anlayışlı olan insanların bazı hareketleri vardır ki, bunlar diğer insanlar tarafından sert, olumsuz tarzda da yorumlanabilir. Ama o insanlar bazı şeyleri daha önceden kestirip görebilirler ve tedbirini alır. Sanki karşı tarafa zarar veriyormuş gibidir. Onun yaptığı hizmet daha gizli fakat çok daha kapsamlı bir hizmettir. Buna ait Kur’an’da güzel bir bahis vardır. Hızır ile Musa Peygamber arasında geçen diyaloglar vardır. Orada Musa, Hızır’la beraber seyahat etmek ister. ‘Beni de götür gideceğin yerlere’ der. Hızır, ‘Ama benim yaptığım hareketlerin niçin olduğunu bana sormayacaksın.’ der. ‘Peki sormayacağım’ der. Orada Hızır bir duvarı yıkıyor. Buna dayanamıyor Musa. ‘Neden yıktın’ diyecek fakat sormuyor, söz vermiş. Bir kayığı batırıyor. ‘Yüzüyordu kayık, niçin batırıyorsun?’ diye de sormuyor. Hızır bir çocuk öldürüyor. Musa bunların sebeplerini bilemiyor; Hızır gibi mübarek büyük bir zatın bu tarzda negatif hareketler yapmasının sebebi nedir? Halbuki o negatif hiçbir hareket yapmıyor. O bilgisine göre bir vazife yerine getiriyor. Ondan sonra hepsinin sebeplerini Musa’ya anlatıyor. Musa tabi şaşıp kalıyor. İlk peygamberlik derslerini Hızır ona böyle veriyor. Görünenin arkasında görünmeyen etkilerin mevcut olduğunu, duyularla fark edilen her şeyin gerçek olmadığını belirtiyor. Onlar aynen Mahayana Budizmindeki insanların kabul ettiği gibi bir boşluktur. Duyuların bize sağlamış olduğu her şey boştur. Asıl onun arkasındaki doluluğu fark etmeye çalışmalıyız. Bu doluluğu fark ettiğimiz anda nirvanik bir varlık oluruz.


Vazifeli niteliğini yetmişe, seksene, doksana kadar çıkaran insanlar var. Büyük İnisiyeler isimli kitaptaki kişiler, vazifelerini %90’a kadar yapabilen varlıklardır. Dünyada bunların sayısı çok azdır. 

Doğan her varlığın bir ilkesi var. O ilke doğuşuyla beraberinde getirdiği hayat programıdır. O ilke her şeye hâkimdir. Tıpkı bir bilgisayardaki ana parçayı söktüğünde bilgisayarın çalışmaması, onu yerine taktığında programın yeniden çalışmaya başlaması gibi. Herhangi bir şeyin parçası da değildir. Biz ne yapıyorsak ruh gücü olarak kendi işimizi yapıyoruz. İşimizi yaptıktan sonra semereleri kâinata mal olur, kâinata mal olan her şey de Yaradan’a mal olur. Aralarında bu şekilde bağlantılar var. Semeresinin ortaya çıkması lâzım. Bu ilkelerimiz, bu programımız asla yok olmaz. Yok olma durumu olursa dünya da yok olur. Eğer vazife yapma ilkesi gibi program mevcut olmasa kâinat hareketsiz kalır. Hiçbir şey olmaz, hiç kimse bir şey yapamaz. Ve bu sabitlik içerisinde yok olur bir anda. Çünki bütün varlıkların varoluşunun temelinde hareket yatar, faaliyet yatar. O faaliyeti bir enerji kontrol altında tutar. Bu enerjilerin başında da en büyük yaratıcı enerji ruhsal enerji gelir. Ruhsal enerji zaman enerjisiyle ortak bir çalışma içerisinde bütün varoluşun meydana gelmesini sağlar. 
İki türlü bir yaradılışı anlamak lâzım. Kutsal kitaplar da zaten bunu böyle anlatır ayrıca. İki aşamalıdır. Bir: Formu olmayan maddenin meydana gelişi vardır. Hiçbir şekle bağlanmamıştır. Kabaca bir bulut gibi düşünün ki o bile şekildir ama her an şekilden şekile giren bir hâldir. Maddenin böyle bir hâli vardır. Buna hil yani ilk madde denir. Yaratılışla beraber ilk maddenin meydana gelişi Tevrat’ta çok güzel anlatılmıştır. Tamamen varlıkların dışında olan, Yaradan dediğimiz varlık tarafından meydana getirilmiş bir karışım. İşte bu malzeme ruhsal enerji ve zaman enerjisi tarafından kullanılarak, bu gördüğümüz ayrıntılara kadar inebilen tezahürler, ortada gözüken şeyler meydana gelir. Onun için ruhsal enerji bir bakıma yaratıcı veya yapıcı enerjidir. Eski Yunan’da bunun karşılığı demiurgos’tur. Demiurgos, Yaratan Tanrı’nın kendisine sağlamış olduğu bütün malzemelerden bütün insanları, maddeleri, dünyaları, atomları vs. meydana getiren bir tanrıdır. Onlar bu iki ayrımı gayet güzel yapmışlar; böyle de inanmışlar ve doğru inanmışlar. Sonradan Ortadoğu dinlerinde bazı konular göz ardı edilmek istenmiştir ve edilmiştir de. Yaradılışı doğrudan doğruya tek bir sisteme bağlamaya çalışmışlardır.
Buradaki büyük inisiyelerin dışında, ki onlar meşhur olmuş olanları, %90 vazifesini yapan pek çok varlık muhakkak ki vardır. Ama onların insanlara örnek olma oranları biraz daha dar. Eğer geniş bir alan içerisinde örnek olabilselerdi, onlar muhakkak ki inisiye olarak zikredilirlerdi ama daha yöresel bir şekilde incelemeye kalktığınız zaman birçok varlıkları görüyorsunuz.


HAYATTA OLMAK VAZİFE İÇİNDİR 

Dünyaya bir vazife için gelinir. Bu vazifeyi Babıali’de memurluk yapmak, bankada memurluk yapmak vs. manasında almayınız. Öyle bir vazife değil bu. Bu tamamen insan olarak insanlığa karşı olan vazifenizdir ve o temel bir iştir. Yani onu siz yapmalısınız, yapacaksınız. Bunu sizin gibi yapan daha birçokları vardır ama siz de yapacaksınız. Çünki yaptığınız vazifenin meydana getirmiş olduğu etkilerin sonuçlarının ne olacağını bilemiyorsunuz. Çok büyük sonuçlara da imkân hazırlamak mümkündür. Hiç ummazsınız. ‘Ne vazifesi? Benim kendim nedir ki, ismim, cismim nedir ki?!’ diyebiliriz. Öyle değil. Herkes vicdanından akseden, yapılmasını istediği şeyi yapıp bırakmalıdır.

Zaten ardına düşüldüğü vakit o iş hiçbir işe yaramıyor, ikinci bir vazifeyi yapamazsınız. Yaptığınız işi yapıp hemen salıp bırakacaksınız. Bu tarzda yapılan işlemlerin sonucunda varlık giderek daha kapsamlı hizmetlere doğru kayar, hiç farkında bile olmaz. Bir bakar ki iş büyümüş. Ta ki bunu götürebilinceye kadar. Fazla da zorlamaya gerek yok. Çünki o işi muhakkak devam ettireyim, diye fazla zorlamaya çalıştığınız vakit bir eşkoşmaya giriyorsunuz demektir; dikkat edin, bir tuzak var işin içinde. Sizin varlığınızla aynıymış gibi oluyor o, kendinizmiş gibi oluyorsunuz, o bir eşkoşmadır. O yanlış bir şey. Eşkoşmadan yapılacaktır her iş. İşin mihenk taşı da budur. Herhangi bir işi sürekli olarak yapıyorsanız, orada eşkoşmaya başladığınız vakit, artık o işlem sizin varlığınıza bir katkıda bulunamaz hâle geliyor demektir. Diyelim ki, bir orkestrada müzisyensiniz. Zaten müzisyenlikte eşkoşmak hemen hemen en kolay iştir. Biraz fazla alkış gördüğünüz anda işiniz biter. Derhal üzerinize her türlüsüyle o saygı duyulmak, anlaşılmak veya takdir edilmek kompleksi yapışır. Ve her seferinde bunu istemeye başlar. Bunun neticesinde o insanlar kendisini bundan mahrum edecek her şeye karşı cephe alır. Bütün sanatçılar birbirini kıskanır, derler. Sebebi de budur yani ister istemez oluyor bu iş. Ruhen öyle bir durumu olmasa bile takdir hislerinden dolayı insanlardan bir şey almak, bir enerji toparlamak, hoşlarına gidiyor. Ve giderek onlarda bir egoistik kabuk oluşmaya başlıyor. Sürekli enerji toparlama kabuğu ve bir eşkoşma meydana getiriyor ve hep bunu istiyor. Sanatçılar kim olursa olsun hep alkışlarız, çünki o onları teşvik ediyor. Çünki onların bünyesinde bu tip bir enerjiye muhakkak ihtiyaç vardır. O enerjiyi almadıkları zaman güzel şeyler çıkaramazlar. Alkışın sözlü olanına da teşekkür denir. Alkışlamakla teşekkür etmek arasında hiçbir fark yoktur. Onun için elinizden geldiği kadar her şeye teşekkür edin. Çünki hepimizin bu tarzdaki enerjilere ihtiyacı vardır.

Anlaşılmak, takdir edilmek duygusu bütün varlıklarda vardır. Bu bir gelişim ihtiyacıdır. İnsanî tekâmülümüzün bir safhasında olan geçici bir sendromdur ve geçecektir. Hayatı baştan aşağı vazife olarak addetmeye başladığımız andan itibaren o araz ortadan kalkar. Sizi alkışlasalar da alkışlamasalar da siz virtüözitenizi en güzel şekilde yerine getirirsiniz. Küsmek diye bir şey yoktur hayatta. ‘Yapmayacağım, şu kadar sene uğraştık da bunu yaptık da ne oldu? Karşılığında ne aldık?’ gibisinden şikâyet eden milyonlarca insan var. İçinizdeki o değişiklik meydana geldikten sonra, her şey bir vazifedir.’ Her ne olursa olsun ben insan olarak bedenimin, zihnimin, düşüncelerimin ve yeteneklerimin karşılığını vermeliyim, icaplarını yerine getirmeliyim.’ şeklinde derin bir anlayış oluşursa, vazife duygusu insanın içinde her an bulunacaktır. Ve bu insanı mutlu eder, hayata bağlanmış olmanın, yaşamanın anlamını verir.

DÜNYAYA geliş ilkesinin ışığında ve hedefinde sabit kalarak, yaşamın bütün öteki ayrıntıları bir hazırlık olarak uygulanır. Zaten genellikle yaptığımız işlerin çoğu bir vazifeye hazırlıktan ibarettir. Merkezi bir vazifeniz vardır, hakikaten onu ne vakit yapacağınızı da bilemezsiniz. Dünyaya gelişinizin hakiki sebebi odur. ‘Keşke bilsem de onu bir an evvel yapsam.’ denebilir, ama o kendiliğinden ortaya çıkar, çünki bir vazifenin fiilen ortaya çıkması sadece bizim elimizde yahut bizim kadromuza dahil bir iş değil. Birçok işlerin biraraya gelmesine bakar. Birçok diğer sebeplerin de ortaya çıkması lâzım ki, bütün bu etkilerden bir sonuç ortaya çıksın. Siz o sonuçla alâkalısınız. O sonuç ortada olmadıktan sonra herhangi bir vazife işlemi yapamazsınız, sonuçları beklemek lâzım. Başkalarının o sonuçları üretebilmesini sağlamak lâzım.

Bu bakımdan 20. yy.ın sonları, dünyadaki pek büyük, köklü değişiklikler için bir hazırlık safhasıdır. Biz iki asırdan beri hazırlanıyoruz. Aslında çok asırlardan beri hazırlanıyoruz ama son hızla hazırlanmamız iki asırdan beri oluyor. 19. ve 20. yy.da, 21. yy.ın büyük değişikliğine hazırlanıyoruz. Öyle ki bu hazırlığı sadece mantal olarak yapmıyoruz; eşya da bizimle beraber kendini değiştiriyor. Cisimler de hazırlanıyor. Elektriğin kullanılış şekli, maddenin kullanılış şekli, transistörler, insan zekâsının harikası olarak kendiliğinden ortaya çıkmış nesneler değil. Bunlar geleceği hazırlayan araçlar. Önce araçlar tanzim ediliyor. İleride olacak büyük değişikliklerin, büyük atılımların büyük bir hızla yapılabilmesi için önce birtakım araçlar lâzım. 17-18 yy.ın fiziğini hazırlayan, Arşimed’in hamamda yıkanırken tacın yüzmesini keşfetmesi meselesidir. Orada başlamış daha hazırlık. Buralara kadar geliyor. O gemiler öyle yüzmeye başladı. Gemilerin oluşundaki sebep dünya ticareti, dünya insanlarını birbirine getirdi. O yüksek gemiler yapılmasaydı Amerika’nın keşfi olmazdı. Euraka’dan başlıyor o gemiler. O anda ayrı ayrı düşünürseniz, ‘buldum’ demek hiçbir mana ifade etmiyor. Ama onun sonucu Amerika’nın keşfidir. Bugün Amerika’nın meydana gelmesinin sebepleri Euraka’dan başlıyor esasında. Ve tabi bir Amerika’yla beraber neler çıkıyor. Büyük eprövler, bütün insanlık için imtihanlar, tecrübeler, keşifler; iyilikler de var, kötülükler de var.


RUHSAL DÜNYANIN FAALİYETİNE KATKI

Ayrıntılar, hissedilir dünyanın bütün olayları ilkenin hedefine göre şekillenirler. Bütün eylem ve hareketlerin maksadı, ilkenin gerçekleşmesi, yani vazifelerin yerine getirilmesidir. Her şeyin başı, sonu ve ortasını elinde tutan Tanrı, amacına, vazifelerin ilkede ve ayrıntılarda kesin uygulanmasıyla ulaşır. Burada çok daha büyük bir zorunluluk var. Dünyayı görüp gözeten Yüksek İlâhi İdare Mekanizması bir faaliyet hâlinde şüphesiz. Ama bu faaliyete, yaşamakta olan varlıklar olarak hepimiz iştirak hâlindeyiz. Kendi yönetimimize biz kendimiz iştirak hâlindeyiz. Kuru kuruya bir kaderin izinde gitmiyoruz. Bizim kendi ihtiyaçlarımıza uygun pozisyonlar hazırlana hazırlana, o pozisyonlar yeniden düzenlene düzenlene dünyanın işleri dönmektedir. Tanrı’nın amacı nedir, Tanrı insanlardan ne istiyor? Bizim Tanrı’ya karşı olan hakiki borcumuz nedir? Bu kadar imkânlarını verdi, bu imkânlara karşı bizim ne yapmamız gerekir tarzında, objektif bir şekilde, bir yerlere bağımlı olmadan, teolojik mananın dışında hür düşünceyle cevap vermeye kalkarsak o zaman bizlerden vazifelerimizin ilkede ve ayrıntılarda kesin uygulanması isteniyor durumu çıkar. Üzerimize aldığımız vazifeler, yapmaya söz verdiğimiz, ahdetmiş olduğumuz şeyler (bunlar ruhsal plânda yapılmış olan ahitlerdir ve bu ahitler bizim ruhsal hafızamızda kayıtlıdır) kesinlikle unutulmaz.

Bütün bunlar bizim varlığımızda var ama onların bizim şuuraltımızdan geçip şurumuza kadar çıkabilmesi bir hayli zor iş. Çünki biz şuur seviyesi olarak meşguliyetimizi daima dokunduğumuz, gördüğümüz, tattığımız işlere tahsis etmişizdir, yani duyularımızla işi idare ediyoruz. İç bünyemize dönmeyi bir türlü akıl etmiyoruz. İç sesimizi dinlemeyi unutmuşuz. Vicdanımızı dinlemeyi pek umursamıyoruz. Bunu da öğretmediler, öğretmiyorlar. Öğretmek de işlerine gelmiyor kimsenin. Bunlar dinlenilemediği için Batıda meditasyon bir ihtiyaç oldu. Hekimler tarafından da artık tavsiye ediliyor. Bunun ana sebeplerinden bir tanesi, meditasyonun, insanların kendi iç varlığına dönebilmesi, iç varlığına giden yolları arayabilmesi, kendi kendine kalmayı ve kendi özündeki renkleri, kokuları hissetmesi için vesile olmasıdır. Hindu için meditasyon bir ibadet şeklidir, o namazını öyle kılar. Batılı bunu bir ibadet şekli olarak değil, tamamen kendi iç varlığıyla alâkalı yüksek tesirlere ulaşabilmek için bir araç olarak görüyor. Bu çok önemli bir şeydir. Buradan da birçok insan ilhamlarını ve iç sezgilerini artırarak, kendilerinden kendilerine gelen vahiylerini artırarak, gerçek vazifelerinin hangi yönde olduğu hakkında bir farkındalığa ulaşabiliyorlar ve böyle olanları çoktur. Birçok yazar, yazarlığı seçişinin sebebini anlatırken şöyle diyor: ‘Bir meditasyon esnasında bu duyguları aldım. Şu ana kadar yapmış olduğum mesleklerin benim gerçek varlığımla alâkası olmadığını kavradım ve şu şu noktalara da ulaştım.’ Artık doktorluğunu da mühendisliğini de hukukçuluğunu da bırakıyor ve belli bir yönde seçtiği o yolda gitmeye çalışıyor. ‘Ben şimdi kendimi buldum, daha mutluyum. İnsanlarla olan münasebetlerim çok daha değerli hâle geldi. Ve çok daha faydalıyım insanlara. Demek ki ben bunu yapmalıymışım. Çünki şimdi mutluyum. Beni mutlu eden işlem budur. Beni mutlu etmeyen işlemle niçin uğraşayım? Bedenimin, midemin mutluluğu o kadar önemli değil’ diyor. Bunu kavramış. Bedene hâkim olmayı öğrenmiş. Bu da bir vazife anlayışı elbette. Bazı insanlar neden vazifeli varlıktır? Vazifenin ilkesine benzemeye çalışmak için bütün gücü ile mücadele eden olabildiğince ona benzeyecektir. Neden bazı insanlar % 90-95 derecesinde vazifesini yerine getirebiliyor? Nasıl oluyor bu iş? O vazifesiyle kendi varlığını özdeşleştirebiliyor artık. Hayatı vazifeden ibaret bir varlık, başka hiçbir şey yapamıyor. Bütün yapacağı iş, vazifesi neyse onu yerine getirmek. İnsanları mı yetiştirmek, sürekli insan yetiştiriyor. Güzel sözler mi söylüyor, yayınlar mı yapıyor, tecrübeler mi yapıyor, bundan başka bir şeyi yok o insanın. Kendisine, ‘Senin başka hayatın yok mu? Evin çoluğun çocuğun yok mu? Sen sinemaya, seyahata gitmez misin, müzik dinlemez misin?’ diye sorulduğunda, ‘Benim bütün mutluluğum bu işlerdir.’ diyor. Meselâ karı koca Curie’ler aşağı yukarı öyle yaşamışlardır. Tamamen vazifelerine benzemişlerdir. Sanki baştan aşağı radyum hâline gelmiş Madam Curie. Yoksa başka türlü radyumun özelliklerini bilmesi imkânsızdır. Bir şeyin esasına varmak istiyorsanız onun gibi olacaksınız, o renge bürüneceksiniz. O renk gibi olmanız lâzım ki, bir şey alabilesiniz.

Vazifenin ilkesine ve temeline benzemeye çalışmak için bütün gücüyle mücadele eden, olabildiğince ona benzeyecektir. Bu ilkeye benzediği zaman da insan vazife dostu olur, vazifeli olur. Bütün hayatı, bütün tavırları, bütün düşünceleri vazifesinin etrafında döner. Onun dışında başka türlü dağınıklık yok. Ama bu oluş tertemiz bir ruhla olmalıdır. Buradan verilen değil, alınandan söz ediyorum. En başta bile olsa istemek işin sırrı. Eğer insanlara herhangi bir karşılık olmadan, tamamen vicdanınızın sesine ve onun tepkisine uygun olarak bir cevap vermek istiyorsanız bu durum önce istekle başlar. Vicdanınızın istediğini siz iradenizle de isteyeceksiniz. Vicdanı susturmak çoğu kez kolaydır. Çünki yeryüzü buna çok müsaittir. Bedenli olmanın en büyük handikapı, vicdanımızı kolayca bastırabilmek, susturabilmek imkânına sahip olmamızdır. Çünki fiziksel olarak çok mantıklı sebepler bulabiliriz. O işin üstünü, öyle olmaz da böyle olur, diyerek gayet kolaylıkla, hemen örtersiniz. İnsan hafızası da her şeyi sürekli şekilde tutmaz; hep aynı düşüncelere de sahip değildir, unutur, geçer gider. Vicdanınızın sizden istediği şeyi siz iradi bir gerçek, zihne bağlı bir istek hâline getirmezseniz vicdan ne yapsın, o da kaybolur gider. Onun için vicdan sesini duyduğunuz andan itibaren hemen çok uyanık bir duruma geçmek lâzım. ‘Bu duygu boş bir şey değil, benim ihtiyacım olan, benim özümden gelen bir iştir. Herhangi bir tesirle olmuyor bu. Bu benden gelen bir şey. Ben bunu nasıl yerine getirebilirim? Benden istediği nedir?’ Bunun çözümlemesini yaptıktan sonra, elinizdeki imkânlara göre o istek yönünde yürüyebilmenin yollarını aramak lâzım. Zaten yolları aramaya başlıyorsanız, iradeniz de o yolda çalışıyor demektir. Ama hâlâ bir yol aramıyorsanız, bir metot bulamıyorsanız bilin ki, iradeniz daha katılım hâlinde değil. Ondan bir sonuç çıkmaz. O gelir geçer. Belki sonra bir daha tekrarlar ama buna rağmen ömrünün sonuna kadar hep aynı vicdani dürtülerle yaşamış fakat bir türlü tatbikata koyamamış, üzüntü içinde ölüp giden insanlar vardır.

Vazife istenir, vazife alınır, vazife beklenilmez. Vazife de verilmez. ‘Sen gel buraya, sana bu vazifeyi verdim’ diye bir şey yok. Siz vazifeye talip olacaksınız. Peygamberler bile, nebilik vazifesine talip olmuş varlıklardır. Bir vahiy gelecekse o vahyin kendisine gelmesini istemiştir. Veya bir kitap yazılacaksa, insanlık için bir harekette bulunacaksa onu kendisi istemiştir. Ve üstelik kendisi gibi isteyen birçoklarının arasından seçilmiştir. Çünki aynı derecede birçok varlık vardır. Onların içerisinde en müsaiti, en güçlüsü seçilmiştir.

İstek çok önemli şeydir. Tabi isteğin doğası da çok önemli, ne maksatla istiyorsun? Her istenene karşılık verilmez. Her duanın karşılığı yoktur. İyi ki yoktur. Çünki etrafımızda bir yığın sakat insan kalır. Bugün dünyada hayırlı duadan çok beddua yapılıyor. Bunlar yerine getirilmiş ve her isteyene cevap verilmiş olsa hiçbir şey yapamayız. Onun için rehberlik sistemi dediğimiz o çok muazzam plân, bütün bu tarzdaki negatif istekleri, vicdani olmayan istekleri daima astral plânda süzgeçten geçirir. Tortular dipte kalır. Ama o tortular sonradan bizim başımıza belâ oluyor. Onları biz kendi düşüncelerimizle yaratıyoruz orada. Onların hepsi tepemize dikiliyor sonra. Her türlü negatif yayın sürekli üzerimize geliyor.


POZİTİFE YÖNELİK

Şunu belirtelim ki, fizik dünyamızda birtakım tatsızlıklar, manevi ve maddi sıkıntılar meydana geliyorsa, insanlar birbirlerine karşı gayet gaddarca, haince, insani olmayan davranışlar içerisinde bulunuyorlarsa, bunların sebepleri sadece o insanlar değil, hepimiziz. Çünki hepimizin yüreğinden, hepimizin dimağından yayılan negatif enerjiler astral plânda çeşitli seviyelerde tezahür eder. Adeta bir tabaka hâlinde cisimleşirler ve onların baskısı bizim üzerimizde pozitif değil, negatif şekilde tezahür eder. Bütün sıkıntılarımızın büyük bir kısmının sebebi de gene biziz.

Onun için insanlar muhakkak birbirlerini sevmelidir. Sevgiden maksat, pozitif enerji sirkülasyonunu artırmak demektir. Birbirlerimize karşı olan düşüncelerimizde pozitif enerji dolaşımını artırdığımız vakit negatife karşı büyük bir kalkan meydana getiririz ve süpürürüz. Onun için insanların birbirini sevmesi, sayması, hoş görmesi lâzım. Bu sözler sürekli tekrar edilmiş çünki bunun da fiziği var. Bu fiziğe göre, pozitif ve negatif enerjetik dolaşımlar birbirini dengeler. Asırlarca pozitif değer dengelemede zayıf kalınmış. Özellikle bizim ülkemiz çok zayıf kalmış bir durumdadır. Negatif enerjiler fevkalâde yükselmiş bir vaziyette ve bütün her şeyi kendisine benzeterek tekrar iade ediyor. Bundan kurtulmak için ülke olarak çok mücadele etmemiz lâzım. İnsan insanın kardeşidir. Kur’an Müslümanı Müslümana kardeş ilân etmiştir. Hristiyanlık bütün insanları kardeş ilân etmiştir. Vedalar’da aynı şey geçerlidir. Tevrat’ta sadece Yahudiler kendi aralarında kardeştir. Bunların altında yatan ilke, pozitif enerjinin çoğaltılması ve sirküle edilmesidir. Pozitif enerji bulunabilir ama bu bir yerlerde dolanmıyorsa, hiçbir işe yaramaz. Soğutma sistemlerinde de böyledir. Borularda soğutucu gaz dolanmıyorsa buzdolabınızı soğutmaz. Gaz var, ama dolanmıyor, tıkanıklık var. İşte bizim ülkemizde de aynı şey var. Bir sevgi enerjisi bizde de mevcut, ama sirkülasyon yok. Bir dolanım meydana gelmiyor bir türlü. Bu yüzden büyük zorluklar içerisinde kalıyoruz.

Bu bakımdan önce kendimizdeki, ondan sonra etrafımızdaki pozitif düşüncenin ve enerjinin artması için her ne olursa olsun örneklerle, söz söyleyerek, anlatarak, hareketle, yazıyla vs. insanlara sevgiyi öğretmeyi bir vazife edinmek gerekiyor. En kolayı da, en iyisi ve en verimlisi de budur. Herkes her an bunu yapabilir. Yapılacak şey, kendine karşı, çocuğuna karşı, etrafına karşı, her şeye karşı pozitif değerlerle düşünmek ve pozitif düşünce nakletmek, sabırlı olarak beklemek, muhakkak iyiliğe doğru çalışmaktır. Kur’an’da güzel formüle edilmiştir: ‘İyiliğe teşvik et, kötülükten menet.’ Bu tamamen pozitif çalışmanın halk için söylenmiş ifadesidir. Olaylarla karşılaştığımız zaman her an hatırımıza gelebilir. Kötülükten menettiğiniz zaman bunu sadece karşınızdaki varlıklar için değil, kendiniz için de menedin, öfkelenmeyin, sinirlenmeyin, elinizden geldiği kadar kötü düşünmeyin, kırıp dökmeye kalkmayın, kurulmuş olanı bozmayın. İnşa edilmiş şeyi yıkmak çok kolaydır ama inşa etmek çok zordur. Her şeyi pozitif değerlerle kurtarmanın yoluna bakmak lâzım. Yaşamın en güzel vazifelerinden biri de budur. Bu size ait bir şeydir, bunu bir yerlerden almanız gerekmez. Kendi özünüzden size gelir, kendi vicdanınız zaten bunu size söyler. Bir defa onun tadını aldınız mı, o size hep karşılık verir. Dilinizden onun tadı eksik olmaz. Her vicdani hareketinizde biraz daha mesut olursunuz. Mutluluğu illâ şekilden şemalden, üstten baştan, etten tenden almanın bir manası yok. O zaten geçici bir şeydir ve hemen doyar ve atar. Ve üstelik de nankördür. Kalıcı bir mutluluk, bir sevinç aranıyorsa, en güzel şey pozitif bir işlemi sürdürmeye çalışmayı kendimize vazife edinmek gerekir.

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru