17.10.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
BEDENE GEREKEN ÖNEM VERİLMELİDİR  
Bedene Gereken Önem Verilmelidir 

DÜNYADA BULUNUŞUMUZUN AMACI dünyayı tanımak; onun bilgisini, tecrübesini elde etmektir. Ve biz bunu beden dediğimiz aracı kullanarak yaparız. Bedenimiz aracılığıyla hem dünyanın bilgisini alırız hem de bedeni islah ederiz. İnsan, bedeni kullanırken hücrelerden oluşan daha çok genetikle ilgili ince tertipteki olayları daha mükemmel hale getirmekle de görevlidir. O halde yaşamak başlı başına bir tekamül sürecidir. Bedeni canlı tutmak bile başlı başına bir ruhsal evrim sürecidir.

Bazı insanlar tecrübelerinin sonuçlarını veya dışarıdan (ve Yukarı’dan) gelen etkileri şuur alanlarına yansıtabiliyorlar. Yansıtabildikleri için de gözlem alanımıza giriyorlar. Ve biz de onlarda bir olgunluk görüyoruz. Fakat bu insanların, bu yansıtmayı yapamayanlardan çok mu farklı olmaları gerekiyor? Gerçekten de bazı insanlar bize göre ne kadar anlamsız ve akılsızca bir hayat sürerler, çok yüzeysel dediğimiz konular içerisinde gelip geçerler. Acaba bu insanlar sırf yaşamış olmakla, bir bedeni 60-70 yıl sürüklemek, onunla birtakım işler yapmak, bazı etkileri almak ve aktarmakla hiç mi bu dünyaya, bu evrene hizmet etmemektedirler? Ve bir yerde, hiç mi Ruhsal İdare Mekanizması’na hizmet etmemektedirler?

Durumun böyle olduğunu sanmıyorum. Beden fonksiyonu bakımından aralarında pek fazla bir fark yoktur. Hatta “cahil” ismini verdiğimiz bu insanların bedenleri, çok alim ve fazıl olanların bedenlerinden çok daha dirençli ve dayanıklıdır. Aliminki daha çabuk yozlaşabilmekte ve erken ölümlere sebep olmaktadır. Evet, insan yaşarken hem maddesel hem de ruhsal bilgisini de artırma olanaklarına kavuşabilir, ruhsal bazı yeteneklerini geliştirebilir. Ama asıl fonksiyon, bu bedenin islahıdır. Bu bedenin iyileştirilmesidir. Hiç değilse, ruhun görevlerinden bir tanesi budur... Maddesel evrimin belki de birinci amacı budur: Bedendeki ince olayları daha üstün hale getirmek.

Onun için bir kimseye, “Bu adam ne kadar yüzeyde yaşıyor; ha var, ha yok. Hiçbir şeyden anladığı yok. Ömrünü uyumakla geçiriyor.” demenin doğru bir şey olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Bunlar göreceli ve belli bir anlayış seviyesine uyan sözlerdir. Esasında o küçümsediğimiz kişi, yaşamak yani bedenini ayakta tutmakla, Ruhsal İdare Mekanizması’nın Planı’na ve Projesi’ne katılmaktadır. İştirak edebilecek liyakatte bulunduğu için doğmuştur. Kendisine, ulu ruhsal biyologların bir programını uygulaması için izin verilmiş ve buna layık görülmüştür. Bu bakımdan, bir defa her bedenli varlık, bu büyük biyologlara, büyük simyacılara bağlı olarak çalışmaktadır. Dolayısıyla, hiçbir insanı görünüşüne göre değerlendirip, küçük görme ve ayıplama gibi bir hatanın içerisine düşmemek gerekir. İşte, buna otomatik bir biçimde engel olmak için “İnsanları seviniz” denmiştir. Ama konunun bilimsel ve şuura bağlı açıklaması budur. Bunun için insanlar birbirlerini küçük göremez, kınayamaz ve öldüremezler. Onun için her insanın hayattan alacağı bir hak vardır. Bu onlara, bu nedenle verilmelidir. Çünkü herkes, aynı zamanda Yukarı’ ya (RİM’e) hizmet eder durumdadır. Bu belki de spiritüalizmin toplumcu tarafıdır. Toplumcu bir manzarayı bu şekilde spiritüalist açıdan açıklarız. Yani bedene bağlı olan bir yaşamın şartı budur. Herkes, bu ulu biyologlara hizmet etmekle vazifelendirilmiştir. Bir beden yönetiminde hiç kimse bir diğerinden farklı değildir, eşittir. Çünkü herkes, dünyanın maddesinden meydana getirilmiş bir organizmaya sahiptir. Spiritüalist anlayışa göre, insanlar arasındaki eşitlik buradan başlar. Burada renk ve ırk ayrımına girmemiz de hatadır. Çünkü her biri ayrı bir çalışmayı gerektiren biyolojik bir unsurdur. Biri siyah organizmayı, bir başkası sarıyı, öteki de beyazı geliştirecektir. Hepsi aynı derecede kutsaldır. Ve her birinin kendine göre bir gelişme süreci vardır.

O halde Thomas’ın İncili’ndeki, “Dünyayı tanıyan kişi bir ceset buldu” sözü, bu bilgilerin ışığında daha başka türlü yorum gerektirir. Bu cümlenin, bedenin kıymetsizliğini, bedenin işe yaramazlığını ifade ettiği düşünülmemelidir. Bu cümle, bedenin ruhtan dolayı diri kalabilen, aslında ölü (ceset) bir nesne olduğu manasına gelmemektedir. Çünkü, İslam ve Zen’de de belirtilmiştir ki, “Beden bir mabettir.” Dolayısıyla bedene gereken önemin verilmesi lazımdır. O da, insandan istenen şeyin uygulanmasıyla ortaya çıkar. Bu önem, vücudu en iyi gıdalarla beslemek, en pahalı sabun ve şampuanlarla yıkamak, onu en pahalı giysiler içinde saklamak değildir. Vücudu çok değişik etkinlikler uğrunda kullanmaktır. Onu ataletten şuurlu olarak sıyırıp kurtarmaktır. Beden ataletten şuurlu olarak sıyrılmadığı oranda tekler ve sonunda sürekli arızalar yapmaya başlar. Yaşlanmanın temelinde olan da budur. Yaşlılığın temelinde, insan ruhunun organizma üzerindeki kontrolünün zayıflaması vardır. Bu kontrolü artırdığınız oranda ömür uzar.

Gelecek nesiller beden üzerindeki şuurlu kontrolün mekanizmasını ve bunun uygulamasını öğreneceklerdir. Bu, okullarda okutulan normal bir ders haline gelecektir, normal bir yaşam tarzı halini alacaktır. Fransa’da ve İngiltere’de beden eğitimi bu tarzda ele alınmaya başlanmıştır. Hatta Amerika’da “Zihin Kontrolü Sistemleri”nin geliştirilmesine geçilmiştir. Bu konuda çok ilginç bir eser, Amerika’da, Operation Mind Control (Zihin Kontrol Operasyonu) başlığıyla yayınlanmıştır. İçinde iki binden fazla döküman olan bu eser 2000 yılının kitabıdır. Yazarı Walter Boward’dır. Bu, geleceğin bilim adamlarından biridir ve hızla da gelişmektedir. Buna ayrı bir örnek de Timoty Leary’dir. Araştırmacının çalışmaları önceleri tutucu çevrelerce yanlış anlaşılmış, hapse atılmış ama şimdi son derece modern bir laboratuar emrine verilmiştir. Çalışmanın esası, hep önemine değinmeye çalıştığımız, kendi kendine telkin, ipnoz ve beden üzerindeki hakimiyetin kuruluşudur.

İşte tüm bütün bunlardan dolayı, beden dünyanın maddelerinden yapılmış bulunan, hakir görülecek bir ceset değildir. Dünya ve beden çok esaslı yapılardır. Çok ince hesaplar üzerine kurulmuşlardır. Öncelikle bedeni tanımamız gerekir. İç maneviyatın gelişmesinden önce fiziksel olan ortamı bilmeliyiz. Bedenin özelliklerini, içinde bulunduğu ortamın nasıl bir ortam olduğunu, zaman ve mekan bakımından bedenin ne gibi kesin ya da göreceli değerlere sahip olduğunu öğrenmeliyiz. İki büyük gerçek olan doğum ve ölüm arasında geçen büyük bir maceradır bu... Dünyanın çok çeşitli yerlerindeki toplumlar, kendilerine çeşitli önderler vasıtasıyla, Ruhsal Planlar vasıtasıyla verilmiş olan bilgileri anlayarak ve onları uygulayarak birtakım sonuçlar elde etmeye çalışmışlardır. Beden, gerçekte, fizik evrenin mantal plana (ruhsal enerjinin meydana getirmiş olduğu özel bir ara plan) en iyi şekilde uyum sağlayabildiği bir ortamdır. Fizik evrenin içinde var olan bütün yasalar, bütün tesir mekanizmaları, mikroevren olarak insan bedeninde mevcuttur. Bütün yaradılış özü kendisinde var olduğu için, ruhsal enerjiyi de makroevrenden alır. İşte bedenin asıl özelliği, mikroevren ve makroevren olarak tek bir evren halinde önümüze çıkmış olmasıdır. Her iki evreni de temsil edecek güçtedir. İnsanın önce bedene karşı şuurlu bir saygısı ve sevgisi olması gereklidir. Bedeni sevmek, egoist olmak anlamına gelmez.

İslam öğretisinde insan bedeni için, “Tanrı’nın evi” sözü kullanılır. Bu, “Beden Tanrı’nın insana hediye etmiş olduğu büyük bir nimettir,” anlamına gelir. O bedene ona göre muamele et. Arkasından da, “Kendinize zulmetmeyiniz” ifadesi vurgulanır. Aslında kastedilen konu; insanın, bedeninin neler yapabileceğini, bu bedenle neler elde edilmiş ve edilecek olduğunu bilebilmesidir. Birçok inanç bunun farkına varmıştır. Fakat bu farkındalık her şeyde olduğu gibi derhal bir özdeşleşme işine dönmüş, büyük bir amaç haline getirilmiş, ana fonksiyonu kaybedilmiştir.

Kozmik Soy ve Aile

GÜNÜMÜZDE birçok aile, gençlerin yeni bir yaşam felsefesi ürettiğinden, birlikteliklerini ayrı evlerde oturarak sürdürme sevdasında oluşlarından şikayet ediyorlar. Ben bu türlü bir yaşam biçimini sadece gençlerin düşündüğünü zannetmiyorum. Genç dediğiniz 20 ile 25 yaş arasıysa, bu 25’ten sonra ta 55 yaşına kadar da devam ediyor. Yani genellikle insanlarda böyle bir yol ortaya çıktı. Bu şekilde taraflar kendilerini gerçekleştirebildiklerini, hayatlarının dolayısıyla da kaderlerinin tek yöneticisi olduklarını, evliliğin insanı bağımlı kıldığını düşünüyorlar. Böyle bir yaşam stili ortaya çıktı.

Bu durum sosyolojik açıdan adamakıllı incelenmiştir. Ancak mesele ahlak felsefesi bakımından da irdelenmelidir. Fakat ahlak bakımından irdelemesini ben pek iyi bir gözle görmüyorum. Çünkü ahlak felsefeleri sadece önerilerde bulunurlar. İnsanların gerçek ihtiyaçlarının nasıl teşekkül ettiği ve hangi yolda kendilerine bir akış temin etmeleri gerektiği hususunda herhangi bir bilgi veremezler; sadece modeller gösterirler. “Şöyle bir model olsun. Böyle bir model iyidir. Hayır seninki iyi değildir, benimki daha iyidir. Sen ondan iki çıkar, benimkinden bir ilave et” tarzında, “benim ahlakım, senin ahlakın” düşüncesi benimsenmiştir. Tıpkı, “benim inancım, senin inancın; benim kutsal kitabım, senin kutsal kitabın” düşüncelerinin benimsenmesi gibi. O halde ahlakı belli bir norm içerisine sokmak insanlık bakımından pek mümkün değildir.

Demek ki zaten bu iş herkesin, her varlığın kendi takdirine, yatkınlığına kalmış bir iştir. Yani herkes kendi varlığında istediği bir ahlaki sistem geliştirir. O ahlaki varlık sistemi de onun en hızlı şekilde ilerlemesini, gelişmesini, en verimli tarzda tecrübe yapmasını sağlayacak olan sistemdir. Onun için normatif, tek biçimli bir ahlak olamaz. Her insan, her varlık kendi ahlakını kendisi yaratır. Dışarda birtakım modeller görebilir fakat onları kendisine göre yorumlar. Yani bilirsiniz, resim sanatında da bir empresyonizm vardır. Ressam eşyayı görür ama kendindeki izlenimine göre o eşyayı değişik şekillerde yorumlar. Kırmızı gördüğü bir nesneyi mavi yapabilir, büyük gördüğü bir nesneyi küçücük yapabilir. Yani bu bir empresyon, bir izlenim meselesidir. Siz bir kişiye birtakım ahlaki modeller verebilirsiniz ama varlık onu gene kendi izlenimlerine göre tayin eder. İzlenimi tayin eden de, onu dirije eden de varlıksal ihtiyaçlarıdır. Yeryüzüne nasıl bir tecrübe yapmak için inmişse, almış olduğu izlenimi de o tecrübenin gerektirdiği serbestliği kazanacak şekilde, o imkanları kazanacak şekilde nakleder. Yani izlenimlerini hazmedebileceği şekilde kendi iç hacmine yerleştirmeye çalışır. Kendi iç hacmindeki yere göre, kapasitesine göre onları yerleştirir.

Bu durumu şöyle bir örnekle biraz daha açıklığa kavuşturabiliriz. Farz edelim, siz bir arkadaşınıza “Senin eve bir tane koltuk lazım,” diyorsunuz. ve arkadaşınıza iki metre eninde, iki metre boyunda, gayet geniş bir koltuk öneriyorsunuz. Adam der ki “Benim evim zaten 4-5 m2, bu koltuk bana büyük gelir, ben bunun daha ufağını istiyorum. Aynı model olsun ama daha ufak olsun. Daha ufağı yok mu, yapılamaz mı?” Eğer daha ufağı yapılabiliyorsa onu alır, yapılamıyorsa da koltuğun yerine başka bir şeyi ikame eder. Yani kendi kapasitesi olarak gördüğümüz odasında kendisine hayat sahası bırakabilecek, serbest alan bırakabilecek bir eşya arar, bulur ve duruma göre bir sandalye, oturacak küçük bir nesne alabilir. İnsanlar genellikle böyle yaparlar.

Tüm dini fikirler, bütün felsefi, bilimsel, ahlaki fikirler, örf ve adetler de herkesin kendi iç varlık kapasitesine göre biraz küçültülmüş, biraz büyütülmüş, yan tarafı hafif traşlanmış, bir tarafı bir tarafa gitmiş eşyalarla doludur. Bunlar, bize teklif edilen modellerdir. Bunları alırız ve deriz ki: “Benim sofada, şurada küçük bir yerim var, bunu şuraya oturtayım. Yahu bu, oraya büyük gelir, bunu biraz küçülteyim.” Sağını solunu düzeltirsiniz ve o orada kalır. “Tamam” dersiniz, “şimdi oldu bu masa. Yüksekti, ayaklarını kestiğim iyi oldu.” Aynen, Hoca’nın leyleğin ayaklarını kesmesi gibi. Hoca, “Bu ne biçim tavuk yahu? Hah, şimdi kuşa benzedin.” der. İşte biz de her şeyi kuşa benzetiriz; ahlaki anlayışları da, felsefi anlayışları da, bilimsel anlayışları da kuşlara benzetir, kendimize uygun hale getirerek alırız. Bu bir realitedir, bu bir gerçektir, bunun dışına çıkılmaz.

SİZ İSTEDİĞİNİZ KADAR Tanrı’yı, yüceliği, vahyin büyüklüğünü ifade etmeye, cenneti tasvir etmeye kalkın, herkes bildiği kadar, anladığı kadar, kapasitesi kadar alır. Bir zerre fazla aldıramazsınız. Herkesin Tanrı anlayışı farklıdır, hiç kimsenin Tanrı anlayışı ötekine benzemez. Herkes kendi zihnine kendi kapasitesine göre yerleştirebildiği Tanrı’yı tanır, kendi algılama gücüne göre bir Tanrı’yı kendi iç bünyesinde yerleştirmeye çalışır ama bazen de yerleştiremez. Yani O, bir çocuğun elinde dolaşan balon gibidir; vardır ama kendinde değildir, her an uçup gidebilir. Ondan da hiç şikayetçi olmamak lazım. Bu artık birtakım metotların, öğretim şekillerinin hatta inançların; inancın içindeki metodun eksikliğinden, bu devrin insanlarına uygun bir tarzda olmayışından ileri gelmektedir.

İçinde bulunduğumuz çağda, içinde bulunduğumuz gidişatta yoğun bir dejenerasyon söz konusudur. Aslında toplum içersinde, aile yapılarında gördüğünüz bütün aykırı şeyler bir dejenerasyonun uygulamasından, görünümünden ibarettir. Bunlara sabırla göğüs germekten, bu dejenerasyona karşı kendi içimizdeki birtakım ilkelerin, prensiplerin kaybolup gitmemesine, un ufak olmamasına çalışmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Çünkü canlılığın ana teması hücredir. Rahmetli bir arkadaşımız, ağabeyimiz Prof. Muammer Bilge, “Metabiyoloji” isimli kitabında bunu gayet güzel anlatmıştır. “Bizim müşterek atamız Adem ve Havva, hücrelerimizdir.” der. “Biz bütün insanlar, bütün varlıklar hücrede bir ve eşitiz.”

Yaşamakta olan beşer varlığının da hücresi ailedir. Eğer hücrede bir dejenerasyon olursa bütün organizasyonda, bütün organizmada bir dejenerasyon, bozulma, yozlaşma, hastalık, dengesizlik olur. Ailenin kendini korumak üzere uymak zorunda olduğu kendine has birtakım kuralları vardır. Yani nesebin korunması meselesi boş iş değildir. Soyun korunması çok önemlidir. Hele bugünkü DNA araştırmalarında yani hücre bilim meselelerinde, gerçekten insanların hücrelerinin taşıdığı gen kapasitesi birbirinden çok farklı oluyor. Bu genlerin dejenere edilmemesi meselesi de çok önemli bir meseledir. Fiziki olarak bir karmaşa içerisinde bulunan hücrelerde gen bozuklukları meydana gelebilmektedir. Meşruiyet (yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulması) ve gayri meşruiyetin genler üzerinde etkisi olduğu tespit edilmiştir. Yani evlilik dışı meydana getirilen bir organizma ile meşruluk içerisinde meydana getirilmiş bir organizma arasında büyük farklar oluşmaktadır. Korku ve heyecan, günah unsuru, eziklik unsuru taşımayan, aşağılanma unsuru taşımayan yapılarla bunu taşıyan yapılar arasında ilerde büyük farklar olmaktadır. İstatistik olarak elde edilen neticelere göre gizlilik, gayrimeşruluk taşıyan genler birtakım hastalıklara daha çok eğimli oluyorlar. Ben tabi ki bir genetik uzmanı, hücre bilimcisi değilim ama okuduğum, tetkik ettiğim son yazılarda bunlar var. Yani insanların birbiriyle olan cinsel ilişkilerinde meşruiyet çok önemli ruhsal etkiler meydana getiriyor. Ceninin meydana gelişi esnasında, genler üzerinde çok değişik birtakım işaretlemeler, değişik birtakım enerjiler birikiyor ve bu enerjiler de sonunda o gen üzerinde yozlaşmalar meydana getiriyor.

Bu bakımdan Kutsal Kitaplar’da daima, bir şeyin çok doğru bir şekilde aktarıldığını anlatmak için özellikle peygamberlerin soyları sıralanır. “O onun oğluydu, o falanın oğlu, o falanın çocuğuydu” derken en sonunda da peygamberin ismi gelir. Yani burada genetik kodlama sisteminin, genetik kodun hiçbir karışıklığa uğramadan aklana aklana en iyi şekilde nakledilmiş olduğu, yozlaşmadan geldiği anlatılmak istenmektedir. Veya belli bir genin ondan ona, ondan ona hiç bozulmadan geçmek suretiyle beden ve ruh arasındaki diğer ara planları, ara faktörleri, ara bedenleri meydana getiren astral yapılarda da aynı etkinin olduğu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Böylece o peygamberin gerçekten vazifelendirilmiş olduğunu, genetik olarak da bu vazifesini yapabilecek hususiyetlere sahip olduğunu yani aracının da mükemmel olduğunu, iyi bir araçla doğduğunu, beyninin, hücrelerinin alacağı kozmik etkileri en iyi şekilde nakledebilecek, yayabilecek bir fiziki yapıya sahip olduğunu bize bu soy taramasıyla anlatmak isterler. Yoksa anlatılmak istenen asaletin derecesi değildir. Bu ifadeler Hz. Muhammed Peygamber için de, İsa Peygamber için de, Musa Peygamber ve diğer peygamberler için de vardır. Bu şekilde genetik bir mirastan söz edilmektedir. Niçin genetik? Çünkü o beden, ruha ait yüksek vibrasyonları taşıyabilecek, nakledebilecek bir kapasitededir. Aynen telepatik algıda olduğu gibi kapasitesinize göre nasıl yorum yapıyorsanız; o isimle gelen, peygamber olan varlık da Yücelerden, Rab Mekanizması’ndan almış olduğu bilgileri en iyi şekilde süzecek ve bilgileri, ifadeleriyle o beden vasıtasıyla ortaya çıkaracaktır. Bu bilgilerin ortaya çıkacağı bedenin karışık, karmaşık olmaması, tam tersine bir asalet, bir düzgünlük içerisinde olması gerekiyor. Genetik bozukluk, bedeni teşevvüşü yaratır. Onun içerisinde her türlü şeyi, her türlü rahatsızlığa ait tohumları bulabilirsiniz. Ama genetik bir düzgünlük varsa, o beden kolay kolay dejenere olmaz. Hem olmaz hem de dengesini hiçbir zaman kaybetmez.

Özetleyecek olursak, aileyi yani hücreyi ihmal eden insanlar da, onu nazarı itibara almamak suretiyle materyalist bir anlayışın ve hatta hedonist (hazcı) bir anlayışın yani ahlaksızlık dediğimiz, immoral ismini verdiğimiz, -ahlak dışı değil, tam manasıyla ahlaksızlık- kainatın hiçbir kuralını kabul etmemek manasında bir anlayışın temsilcisi oluyorlar. Bu hürriyet falan değil, tam bir dejenerasyonun entelektüel seviyedeki ifadesidir, başka hiçbir şey değildir. Bu dejenerasyondur. Bu dejenerasyon, kendi ateşiyle beraber parlar, nesi var nesi yok onu yakar. Aynen Londra’nın Orta Çağda iki kere yanması gibi. Ondan sonra, onun altından daha bereketli, daha güzel bir şehir, daha güzel bir insanlık ortaya çıkar. Yani dejenerasyondan korkmamak, bunu anlamaya çalışmak gerekmektedir. Aklıevvel olanlar anlasınlar ki her dejenerasyon, her yozlaşma, bir çürümeyi meydana getirir ama unutmayın ki ormanda da çürüme gerçekleşir ve böylece yeni bitkilerin daha güzel bir şekilde büyümesini sağlayan gübre meydana gelir. Ormanda çürüme olmazsa ağaç da olmaz. Bu sistem, insanlık için de geçerlidir. İnsanlıkta da her yönde, her yerde çürümeler, dejenerasyonlar olur fakat onun altından, o gübrelikten daha yeni, daha gür, daha güzel hayatlar fışkırır. Aynı şey bizde de olacaktır.

Fazla elem çekmeyiniz, bu gerekli olan bir şeydir. Bugün birçok insan rüzgara kapılmış vaziyettedir, teşevvüş içindedir. Yani değişim rüzgarına girmiş, yelkenini açmış ama zamansız yelken açmış. O yelken, o rüzgara açılmazdı. Açıyorlar, esen rüzgarı da alınca bir tarafa doğru gidiyorlar. Rüzgarı alıp yelkenleri de doldurduktan sonra kolay kolay yelken indiremezsiniz. Bir sürü emek gerekir, tehlikelidir, devrilebilirsiniz de...

Şimdi bence, bundan ziyade en büyük tehlike, büyük genetik bozukluklara sebep olacak olan kokain ve diğer alışkanlıklardır. Gerekirse zor kullanarak gençleri asıl bu hususta çok iyi disipline etmek, onları bu alışkanlıklardan korumak ve kurtarmak lazımdır. Yoksa nesil bozulur; Genetik bozuklukları asıl meydana getirecek olan iş budur. Yani bu dejenerasyon artık psişik dejenerasyon değil, beyin dejenerasyonudur. Bu şekilde, dejenere insanlar yani çalışmayan bir kafa; hafızası, muhakemesi, algılama gücü zayıf; heyecan merkezleri düşmüş, hiçbir şeyden anlamayan bir çeşit maymun sürüsü yetişir. Asıl bundan kendimizi muhafaza etmenin yollarına bakmak lazımdır.

Her şeyde de bir meşruiyet, bir açıklık, bir kurala uygunluk olması gerekmektedir. Güzellik, iyilik olması gerekmektedir. Bir işin içinde vicdani bir durumun bulunması bizim için meşruiyettir. Sapıklığa, gizliliğe hiç lüzum yoktur. Tabi bunu da tasvip etmiyoruz ama asıl üzerinde durulması gereken şey, uyuşturucu alışkanlığının giderek yayılması ve buna karşı tedbir alamayışımızdır. Kusura bakmasınlar, varlığı yerinde olan anne ve babaların kendi yollarında giderek çoluk çocuklarını bir kenara itmeleri ve “Aman sesini çıkartmasın da, ne isterse vereyim. Kaç para istiyorsun? Al elli milyon. Aman bizi rahatsız etme, biz falan yerdeyiz.” şeklinde bir tavır takınmaları ve bu şekilde ailevi rabıtanın ortadan kalkmasına sebep oluşları, dejenerasyonu teşvik eden en önemli husustur.

Aile, aynen hücrede olduğu gibi her şeyin başı ve esasıdır. Aile bütünlüğü, aile bağlılığı sağlam olan topluluklarda genetik bir rahatsızlık söz konusu olmaz; kalıtımsal durumlar en iyi, en yüksek, en parlak ve en verimli durumda olur.

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru