15.10.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
GERÇEK İHTİYAÇLARIMIZ  
Gerçek İhtiyaçlarımız Ergün Arıkdal

İçinde bulunduğumuz toplum çok hızlı bir şekilde kendi asli vazifesine doğru çekilmektedir. Bütün olmuş ve olacak olanlar Türkiye'nin yüce vazifesini yerine getirmesi içindir. Hiç kimse, hiçbir inanç, hiçbir ideoloji bu ülkenin hedefini saptıramaz. Ulaşmak istediği noktaya hızlı adımlarla ilerlemektedir. Bu yüzden görünüşe pek aldanmayalım. İnsanlarımızın materyalist bir kılığa bürünerek borsadan borsaya, dövizden dövize koşmalarını yanlış yorumlamayalım. Bu ulusun sonunda ne yapacağı belli olmaz. Bu, daima böyle olmuştur. Bu ülke bir vazife milleti olarak her çağda her türlü ayrımcılığa karşı büyük bir esneklik göstermiş, birlik ve beraberliğini korumasını bilmiştir. Bu ülke nice tehlikeler atlatmış ancak "bana mısın" dememiş, ertesi gün günlük güneşlik uyanmıştır. Görünüşteki karmaşaların ardında çok daha büyük amaçlar yatmaktadır.

Dünyadaki karmaşanın temeli, dinlerin insanlara ayrı ayrı hitap edişleridir. Zaman ve zemine uygun olarak hitap edişleri insanlarda bazı farklar oluşturuyor gibidir. Halbuki hiçbirinde ayrılık yoktur. Hepsi de üç, dört temel ilkede birleşmiş, bu ilkeleri zaman ve mekan anlayışına, insanların durumlarına göre çeşitli semboller ve dillerle anlatmaya çalışmışlardır. Dolayısıyla, inançlar sebebiyle oluşan ayrılıklar ayrılık değildir. Bu nedenle, inançların birliğinin anlaşılması çok önemlidir. İnançların birliği kavranıldıktan sonra yasaların birliği, hakkın birliği, adaletin birliği gibi insanlıkla ilgili genel birtakım birlik ve beraberlik konuları da kendiliğinden ardarda gelir. İnsanlık okulunda verilen derslerin mutlaka bir vahye dayanması gerekmez. Bilgiler her yere aynı şekilde ama o ulusların duygularına ve anlayış seviyelerine hitap edecek şekilde farklı diller ve sembollerle ifade edilmiştir. Budizm'in söylediği şeyler Hinduizm'de de vardır. Sonra bir bakarsınız; Muhammed'in kutsi hadisindeki sözlerle Buda'nın sözleri aynı. Şüphesiz ki bunlar birbirlerinden etkilenmediler. Ama hepsi de evrensel bir bilgiden kana kana içtikleri için, aldıkları nasibi aynı şekilde insanlara aktarabildiler. Müteal bir birlikten söz etmek gerekir. Gerçek birlik budur. Bütün peygamberlerin hedefini bilmek lazımdır. Niçin peygamberlik yaptılar? Peygamberler aracılığıyla indirilen kitapların özleri nelerdir? Bunlar öncelikle insanlara, dünya hayatının pırıltılı, renkli, değişken haline aldanmamaları yönünde uyarılarda bulunmaktadırlar. Mal ve mevkiden ihtiyaca yettiği kadar edinmenin yeterli olduğunu belirtmektedirler. Dünya bir illüzyon, tezahür etmiş bir yerdir. Adeta hologramik bir görüntüden ibarettir. Görünüşü gayet canlıdır, hareketlidir fakat esası boştur. Bizim ona gerçek bir realiteymiş gibi bağlanmamız gerekmez. Peki, o halde niçin yeryüzünde varız?

Yeryüzünde varoluşumuzun sebebi fizik planın tezahür ettirdiği olaylardan yararlanarak halet yaşamamızdır. Aynadaki herhangi bir yansımayı seyretmiş de olsak, onun arkasında başka gerçeklikler de olsa, önemli olan geçirmiş olduğumuz haletlerdir. Biz dünyayı çok ciddiye alarak davrandığımızda ruhsal olarak geçirdiğimiz bir faaliyet vardır. Bu faaliyeti meydana getiren en büyük faktör ise bizim isteklerimiz, imajinasyonlarımızdır. Demek ki, insanların dünya hayatına aldanmaları, dünya hayatının aslında bir tahayyül sonucu meydana gelmiş olmasındandır. Yani herkes dünya hayatını kendi imajinasyonu oranında değerlendirir. Bir olay herkes için farklı bir anlam taşır. Dolayısıyla dünyasal gerçekleri hakikat olarak, değişmeyen mihenk taşları olarak ele almamak gerekir. Dünyada varolan herşeyin bir görünen bir de görünmeyen tarafı vardır. Bizler görünenle meşgul olduğumuz için esası anlayamıyoruz.

Varlık kendi üzerindeki denetim ve tanıtım faaliyetini ancak dünya hayatının bir aldanmadan ibaret olduğunu bilirse gerçekleştirebilir. Dünya hayatı bir illüzyon değilse niçin kendimizi denetlemeye kalkışıyoruz, niçin nefis kontrolü yapıyoruz? Niçin ahlaktan, haktan, hukuktan bahsediyoruz? Eğer mevcut olan herşey sıkı sıkıya gerçekliğini muhafaza ediyorsa, her tuttuğumuz şey bir hakikatse niçin bunları yapıyoruz? Bu ikisi büyük bir çelişkidir.

Maksatlı ve hedefe yönelik faaliyetler şuurlu bir şekilde yönlendirilirse, fizik dünyanın imkanlarından sadece ihtiyaç olduğu kadarıyla yararlanılır. Dinlerde, dünyanın size verdiği imkanlarla asla özdeşleşmeyin, onlara sahip olmakla kudret sahibi olduğunuzu sanmayın deniyor.

Burada, ihtiyacımızın ne olduğunu sapyabilmek ve yeterli malzemeye nasıl sahip olunacağını anlayabilmek meselesi ortaya çıkıyor. Bu ise, insan için bir çalışma konusu oluyor. Maddeyle ve hayatla olan ilişkilerimizde daima uyanık olmak zorundayız. Belli bir hedefe yönelmek gerekir. Hedefe yönelişimiz rastgele, sadece biriktirmek ve kudret sahibi olmak için değil, kudret sahibi olmayı ne için istediğimizin farkındalığıyla gerçekleşmelidir. O kudretin getireceği sorumlulukları taşıyabilecek gücümüzün olup olmadığından, dayanıp dayanamayacağımızdan emin olmak gerekir. Bir şeyi çok güçlü bir şekilde isteyebiliriz, kendimiz için bazı projeler yapar ve "Şu para, şu mülk benim olsa neler yapmazdım" diyebiliriz. Ama gerçekten de öyle midir? Bunlara kavuşulduğu zaman onların getirdiği sorumlulukların altından kalkabilir miyiz? Getireceği sonuçları tahmin edebilir miyiz? İslam'da güzel bir dilek vardır. Herşeyin hayırlısı istenir. "Sağlığımı kaybedeceksem, ıstırap çekeceksem neye yarar" denilir. Aslında hepimiz gerçekte ihtiyacımız olan herşeye kavuşmuş durumdayızdır. Herkes kendi ihtiyaçlarını yerli yerinde karşılamış durumdadır. Hiç kimse "Ben şanssızım, benim kaderim böyle" demesin. Herkes kendisi için en iyi durumdadır. Bu sebepten duygusal olmaya hiç gerek yoktur. Ama bunu maddi açıdan ele alırsak çok yanılırız. Tıpkı, dünya hayatını tek gerçek olarak kabul edişimiz gibi.

Her insanın layık olduğu ihtiyaç kendisine verilmektedir. Bu konuda gerekli olan yardım her zaman yapılmaktadır. Varlığın yürüyüşüne engel olacak ağırlıklar azaltılır ve onlardan uzaklaşılır. Bundan sonra da eşyanın kontrolü ortaya çıkar. Eşyanın kontrolü demek, fizik dünyanın varlık üzerindeki baskısını asgari düzeye indirmek demektir. Buna hastalıklar da dahildir. Yani, eğer eşyayı kontrol ediyorsak bir baş ağrısının on dakikadan fazla sürmemesi gerekir. Onun üzerimizdeki hakimiyetini belli bir yerde durdurmamız gerekir. Maddi etkilere karşı kapasite artırıcı esnekliğin devreye girmesi lazım. Eşyanın ağır ve zaptedici tesirinin üstüne çıkmak, hür olmak için ıstırapların kaynağını öğrenmek zorundayız. Birçok şeyden ıstırap çekiyoruz. Bu acı nereden geliyor? İster bir yürek sızısı olsun, ister elimizin ayağımızın ağrısı olsun hiç fark etmez. Yürek sızısıyla romatizma sızısı arasında sadece derece farkı vardır. Bu ıstıraplar, ümitsizlikler, nefretler, anlayışsızlıktan doğan kabalıklar; hepsi ıstıraplarımızın kaynağıdır. Nereden geliyor bunlar?

Her varlık, ıstırap yaratıcı bir mekanizmaya sahipse, bu mekanizmaların ardındaki sistemin kontrol edilmesi gerekir. Bunu yapmadığımız sürece sürekli olarak maddenin oyuncağı olmaktan kurtulamayız, gerçek hürriyeti yaşayamayız. Sevgilerimiz, aşklarımız, acılarımız hatta inançlarımız hep maddesel bir kontrolsüzlükten doğan görünümlerdir. Cehennem azabı korkusuyla veya cennet müjdesiyle hareket etmek de aslında maddesel bir baskının sonucunda ortaya çıkan yaptırıcı bir güçtür. Cenneti kendi kapasitemize göre en büyük haz derecesiyle algılarız; cehennemi de ateşiyle, kızgınlığıyla tasvir ederiz. Bu kavramlara herkes kendi tahayyülüne göre canlılık katar. Ama insanlar cennet ve cehennemin ardındaki derin anlamlara girmek zahmetine katlanmamışlardır. Girmiş olanlar ile giremeyenler arasında büyük farklar meydana gelmiştir. Giremeyenlerin sayısı hep daha çok olduğu için, girenler aforoz edilmiştir. Bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Yunus, "Cennet, cennet dedikleri üç, beş ağaç; üç, beş bina. Onu isteyene ver" diyebilecek güçte olduğunu göstermiş yani bu farkı anlatmıştır.

Eşyanın ağır ve zaptedici tesiri altına girmemek için ıstırapların kaynağını öğrenmek zorunluluktur. Yöneldiklerimiz acaba gerçek ihtiyaçlarımız mı, yoksa yapay şeyler mi yarattık? Eğer yapay ihtiyaçlar yaratmışsak, ıstıraplarımızın çeşitliliği de ona göre artar. Bu konuda ise ruhsal dünyanın yardımlarına muhtacız çünkü bizim kapalı şuurlarımız amaçların tayininde yetersiz kalmaktadır. Şuursuzluğumuz ve uykudaki halimizle, bütün iyi niyetimize rağmen hedefimize, vazifemizin tam ortasına ulaşabilmemiz mümkün değildir. Ruhsal dünyanın berraklık dolu hüviyetleri ve hikmet dolu hareketleriyle üzerimize gelen rahmet tesirleri sayesinde bir sürü şeyde başarılı olmamız mümkün olmaktadır. Biz, ihtiyaçlarımızın tespitinde bile yeterince uyanık değiliz. Az sorumluluk almayı tercih ederek geliştirdiğimiz düzenin veya inşa ettiğimiz binanın tuğlalarının teker teker sökülmemesi, zarara uğramaması için Yukarısı tarafından korunuyoruz. "Bu senin ihtiyacın değil. Sen bunları aşağıdaki illüzyonundan dolayı istiyorsun. Ama ben senin gerçek ihtiyacını biliyorum. Al sen bunu yap." diyen rehberimizin sağladığı imkanları büyük bir şükranla kabul edip kullanmak gerekmektedir. Hakka rıza budur; gerçek ihtiyaçlarımın bana verilmesini kabuldür.

Hür olmak kolay mıdır? Sağda, solda sokakta, bayırda dağda slogan atmakla hürriyet olmaz. En hür ülke denilen yerdeki insanlar hür müdür? Bizim kanunlarımızın bize tanımladığı, anlattığı hürriyet, hürriyet midir? O, neyin hürriyetidir? O, iki kişi arasındaki bir menfaat anlaşmasının hürriyetidir. Russo'nun dediği gibi o sosyal bir kontrattır.

Peki, bu iş sosyal kontratla mı bitiyor? Biz başka nelere esiriz? Toplumlarımızın bizzat kendi değer yargılarına esir değil miyiz? Hürriyeti ilan ettik diyelim. Hiç kimse kimseye karışmıyor. Herkesin sınırı belli. İstediğini söylüyor, istediğini yapıyor ama birbirinin sınırına girmiyor. Çünkü kontratımızı egoistçe, bencilce belki de akıllıca bçyle imzaladık. Peki, sonra ne oluyor? Bu sefer toplumumuz kendi içine katlanıyor, bir kara delik gibi bizi yutuyor. Bu sefer örf ve adetler, toplum kuralları, anayasa ve öteki yasalar, üst üste yığınla sınırlamalar getiriyor. Bunlar dıştan gelen sınırlamalardır. Peki, kendi vicdanımızda, kendi düşüncelerimizin içinde, kendi duygularımızı, inancımızı ve tefekkürümüzü ifadede ve hareketlerimizi kontrolde acaba ne kadar serbestiz? Görüyorsunuz ki, deştikçe biraz daha batıyoruz. Aslında biz insan olarak sonsuza kadar hürriyet mücadelesi vermek kaderiyle karşı karşıya olan varlıklarız. Elbette ki, buradaki hürriyet sözcüğü, basit anlamlı bir hürriyet değildir. Bu tamamen, kendi kendinin sahibi olma hürriyetidir, aksiyonudur. Buradaki aksiyon, kendi kendinin sahibi olma yolunda olan bir aksiyondur ve insan ebediyen kendi kendinin sahibi olma yolunda ilerlemek mecburiyetindedir. Çünkü biz Yaradan'a karşı bir hiyerarşi içindeyiz. Kainat içersinde hiç bitmeyen bir hiyerarşi, sonsuz bir spiral yükseliş vardır. Çünkü yaradılış sonsuzdur, herşey sonsuzdur.

Kainat ne genişler ne de daralır. Zamanı gelince bu da insanlar tarafından yeniden anlaşılacaktır. Ne bir Big bang (Büyük patlama) vardır ne de devamlı olarak bir balon gibi genişlemekte olan bir evren. Sonsuz bir sınıflama vardır. Bu sınıflar içerisinde bizim yerimizi belirleyen çok önemli öğelerden biri, yukarıda değindiğimiz hürriyet mücadelesidir. Hepimiz bu yoldayız, herkes merkeze doğru gidiyor. Merkeze ulaştığınız zaman -ki bu belli bir devrenin merkezidir- siz, o devrenin en yüksek seviyesinde bulunuyorsunuz demektir. Yani tekamülünüz belli bir devre içerisinde belli bir yere kadardır; merkezde en yüksek seviyesini alır. Ondan sonra başka bir devrenin sınır çizgisinden içeri girmeye başlarsınız. Bir tekerleğin çevresinden girersiniz ve merkeze doğru ilerlersiniz ama her seferinde başka bir merkeze. Ve bu sefer de o sistemin sınırlarına yani en büyük hürriyetine ulaşırsınız. Merkeze geldiğiniz zaman sizin dışınızda olan bütün halkalara hakimsiniz demektir, hepsine hükmedebilirsiniz. Varlık merkezde oturur ve o noktada hiçbir hareket yoktur. Hareketsizlik içinde hareket halindesinizdir. Hiçbir hareket olmadan herşey sizin etrafınızda hareketlidir.

 
SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru