23.01.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
DUYGUSALLIK KONTROL EDİLMELİDİR  

DUYGUSALLIK KONTROL EDİLMELİDİR

Ergün ARIKDAL

  Aslında incelenmesi gereken, yani problem olan "duygusallığın ne zaman zaaf olabileceği"dir. İnsanların duygu hayatı, fizik realitenin tanınması ve fizik realite içerisinde varlığın sürdürülmesi için gerekli olan bir durumdur.  Yaşamakta olanlar, yani canlılar, duygusallığa kesinlikle son veremezler. Duygusallığa son vermeleri, onların yeryüzündeki canlı hayatını sürdürmelerinin sona ermiş olması demektir. 
  Kesinlikle duygusallıktan kurtulunamaz. Daha doğrusu, duygusallık kendisinden kurtulunması gereken bir zaaf, bir eksiklik, bir düşman ya da mutlaka silkilip atılması gereken bir şey değildir. Duygusallık kontrol edilmesi gereken bir haldir, yani yönetimi elimizde olması gereken, istediğimiz gibi ondan yararlanmamız ve ona istediğimiz şekli verebilmemiz gereken bir durumdur. Burada anlatılmak istenen duygusallık, yani kendisinden kurtulmak istenen duygusallık, insanı kontrol altına almış olan duygusallıktır. İşte zayıflık, eksiklik, yani zaaf budur. İnsanı kontrol eden, insanı yöneten, kendi öfkeleri, nefretleri, kıskançlıkları, intikam duygusu vs. ise, duygusallık burada bir "zaaf" haline gelir. Bu ise insanın tekamül hızını, hamle yapmasını ve önünde bulunan birtakım barajları, birtakım perdeleri, duvarları aşmasını engeller; sabitleştirici, durdurucu, atalete götürücü konsantrasyonlara neden olur.

  DUYGUSALLIK ÖRNEKLERİ
  Basit bir örnek verelim: Bazı malları yarı yarıya ucuz veren bir büyük mağaza var. Bir süre önce buradan yaptığınız alışverişte iyi bir muamele görmediniz, bir terslik oldu ve kırıldınız. Şimdi o mağazaya hiç gitmek istemiyorsunuz. Neden istemiyorsunuz? Çünkü sizin kalbinizi kırdılar ya da üzdüler, yani siz, konsantratif bir şekilde belli bir heyecanın esiri durumundasınız. Burada bir çeşit kin besleme yani, kırılmanın ötesinde aşırı bir duygusallık hali var.  Oysa biliyorsunuz ki, aynı şeyi orada yarı yarıya ucuz alacaksınız ya da aynı paraya iki tane alacaksınız. Belki de iki tane aldığınız şeyi kullanma alanı çok geniş olacak ve birçok insana da yararınız dokunacak. İstediğiniz muameleyi görmediğiniz için yani, kendinizde gördüğünüz üstün değerlere uygun bir önemsemeyle karşılaşmadığınız için, sırf kendinizden ödün veriyormuşsunuz hissine kapılmamak için oraya küsüyorsunuz ve gitmiyorsunuz. Bu duygusallıktır. 
  Güzel bir edebi parçayı dinlemek ya da güzel bir şiir parçasını dinlemek ve onun verdiği değişik bir tesiri tatmak da duygusallıktır. Fakat bu duygusallıkla yukarıda anlatılan duygusallık arasında çok fark vardır. 
Birinde tamamen egoistik, daralmış, kısılmış, hatta kendinde fenalık hissedecek, sinirlenecek, eli ayağı buz kesilecek kadar bir duygusallık vardır. Diğerinde ise yüceltici, yani tesirler bakımından daha yüksek düzeyli bir ortama ya da auraya girişin insan üzerinde meydana getirdiği bir haz vardır. Bunları kuşkusuz herkes, yaşamı içerisinde çeşitli dönemlerde, çeşitli şekillerde denemiştir.

  DUYGUSALLIK VİCDANI ÖRTER
  Bu bir zaaftır, yani burada insan makul olan ile duygusal olanı birbirinden ayırt edemiyor. İşte duygusallığa hakimiyet burada başlıyor. Duygusallığını kontrol altına alamayan insan, vicdanının sesini de dinleyemez. Vicdanından gelen bilgiyi, uyarıyı alamaz, üstelik bunu rasyonalize de edemez. Vicdan mekanizmasının kendisine iletmiş olduğu mesajı makul bir şekle çevirip, akli bir programa alıp, onu başka bir dile çevirerek kullanamaz bile. 
  O halde, o insan hiçbir zaman doğru, dürüst, vicdani yaşayacak değildir. Sürekli olarak egoistik bir mekanizmanın çalışması sonunda duygularının meydana getirmiş olduğu gayet kaypak bir lisanı kullanacaktır. Yani bugün böyle, yarın şöyle, öbür gün öyle, tutarsız ve güvensiz bir yaşam, genellikle nevrotik bir yaşam...

  NEVROZ ve DUYGUSALLIK
  Nevrozların, nevrotik rahatsızlıkların en büyük nedeni, insanların duygusallıklarına hakim olamayışlarıdır. Bir kimseye duygusal hayatına hakim olması, onu az çok kontrol etmesi öğretilirse ya da bunu aileden eğitimden, yaşamdan veya kendi çabalarıyla öğrenmişse, o kimsenin herhangi bir nevroz belirtisi göstermesi ve bir nevroza yakalanması mümkün değildir. Kim duygularını kontrol edemiyorsa, o insanın nevroza yakalanması çok mümkündür ve nevroz yelpazesi gayet geniştir. 
  Herkeste bir nevrotik davranış vardır. Türlü türlü seviyelerde ve tiplerdedir, yani hiç kimse tam normal bir hayat yaşayamaz. Aslında normalin bir ölçüsü yok; neye normal diyeceğimizi pek fark edemiyoruz. 
  Aletlerin de bize gösterdiği hiçbir şey yoktur. Çünkü psikiyatri denilen tıp dalında aletlerle ilgili herhangi bir teşhis yoktur. Beyin grafikleri, çoktan ilerlemiş olan bir vakanın ancak beyin yüzeyine, hücreler sistemine yansıyan sonuçlarını, titreşimlerini tespit etmekten başka bir şey değildir. Asıl neden buzdağı misali çok derinlerde yatıyor. Sebep, kontrolsüz duygusallıktır. Yani problem, duygusallığın hangi şartlar altında zaaf olup olmadığını bilmektir.

  KESKİN SİRKE KÜPÜNE ZARAR VERİR
  Açıkça bellidir ki, duygusal hayatına hakim olan insanlar bu zaafı mümkün olduğu kadar az yaşayan insanlardır. Herkesin zayıf tarafı vardır, herkes zayıflık gösterebilir ve bu gayet normaldir. Çünkü biz, evreni ve kendimizi duyularımız yoluyla tanımak zorunda olan, o şekilde yaratılmış varlıklarız ve bunun dışında başka bir yaratılış şeklimiz de yoktur. 
  Beyin ve sinir sistemimiz de olsa, ezoterik anlamda sinir sistemimiz, şakralarımız vb. de olsa, yüksek vibrasyonlar muhakkak duygusal hayattan geçiyor. Bunların yanlış, eksik, negatif bilgilerle nötralizan olmayan, dengelenmemiş bir tarzda yaşanması söz konusudur. Bu, kontrol altına alınamamış duygusal hayattır ve insana zarar verir, yani keskin sirke küpüne zarar verir. Bu, başka bir şey değildir. "Keskin sirke küpüne zarar verir." deyimi gayet yerindedir. Psikosomatik sonuçlar söz konusudur... Yani psişik rahatsızlıklar, psişik dengesizlikler ortaya çıkar. Kontrolsüz duygusallık bedene zarar verir. Bu, tamamen psikosomatik bir atasözüdür. 
  " Öfkeyle kalkan zararla oturur." sözü de aynı anlamdadır. Yani kendi heyecan hayatını kontrol edemeyen bir insan, kuşkusuz, kendisine, karşısındakine, topluma ve çevresine zarar verici bir şey yapacaktır. Çünkü o anda kendisi kontrolsüz bir enerji, kontrolsüz bir güç durumundadır. Kontrolden çıkmış bir arabanın ise nereye çarpacağı, kime ne zarar vereceği belli değildir. Tabii bu kontrolsüzlüğün son haddidir. 
  Hırsını gaz pedalından alanlar vardır. Arabayı büyük bir hızla sürer. Kaza olduğunda da "Öyle öfkelendim ki, öyle bir şey oldu ki, direksiyona hakim olamadım, adama çarptım." der. Yani, keskin sirke küpüne zarar vermiştir.

  ÖFKE, KONTROLSÜZ HEYECANLARIN EN AŞIRI TEZAHÜRÜDÜR
  Eskiler öfke üzerinde çok durmuşlardır. Doğu, Zen Budizm'e bağlı düşünürler, budistler, islam düşünürleri vs. çok üzerinde durmuşlardır. Hz. İsa daha fazla üzerinde durmuş, özellikle Hz. Muhammed aynı şeyleri yapmıştır. Ondan sonra gelenler, büyük inisiyeler, büyük yol göstericiler de aynı şeyleri söylemişlerdir. Öfke burada zincirinden boşanmış, yani hiçbir şekilde hakim olamadığımız heyecan hayatını sembolize eder. Çünkü sık sık içinde bulunduğumuz bir haldir. 
  " Öfkesine sahip olan, öfkesini kontrol eden her şeyi kontrol eder." şeklinde bir Zen deyimi vardır. Yani evrene hakim olur. Buradaki öfke, sinirlenmemek anlamında değildir; buradaki öfke heyecan hayatını kontrol edebilmenin sembolüdür. Çünkü bilindiği gibi öfke, heyecan hayatının en kontrol edelimeyen şeklidir; artık patlamıştır, "Ne olursa olsun." diye bas bas bağırır.

  DUYGULARA HAKİM OLUŞ VE SAĞLIK
  Duygularına hakim olan, yani kontrol eden bir insan bütün zihinsel melekelerini de, fiziksel organlarını da kontrol edebilir. Midesi ekşimez, gastrit olmaz, kalbi sıkışmaz, astıma da yakalanmaz. Sürekli heyecanla ilgili birtakım salgıları kontrol eden böbreküstü bezleri fazla çalışmaz, böbrekleri de rahatsız olmaz. Heyecanlarını kontrol edebildiği için kan basıncını kontrol eden insanın damarları da rahatsız olmaz. Gözleri de kolay kolay bozulmaz, saçları da dökülmez. Hatta romatizma olma olasılığı bile zayıftır. Çünkü romatizmanın temel nedenlerinden biri de psişiktir; romatizma tamamen fiziksel bir rahatsızlık değildir. 
  İnsanoğlu tam sağlıklı olabilmek için, her şeyden önce kendi heyecanlarını kontrol edebilmelidir, duygularını kontrol altına alabilmelidir. Bu, insanın sağlığı için en büyük menfaattir. 
  Bütün çalışma, giyim, vs. sağlıklı olmak içindir. Sağlığınızı kaybettiğiniz anda gözünüz hiçbir şeyi görmez. Sağlığın temelinde de bu heyecan hayatını kontrol etmek vardır. Ancak bütün hatasıyla, sevabıyla insana ait olan bu bilimi uygulamak zorundayız. Neresinden başlarsak o kadar karımız olur.

  MAKUL VİCDAN AŞAMASINDA DUYGUSALLIĞIN YERİ
  Duygusallığının kontrolü altına giren insan vicdanın sesini dinleyemez. Vicdanının ona emretmiş olduğu şeyi duygusal kararlarla, duygusallık hükümleriyle pas geçer, doğru olan şeyi yapamaz. 
  Vicdanı kişiye şunu yap, diyor. O, "Ama nasıl olur? Şimdi ben gidip ondan özür mü dileyeceğim?" ya da "Acaba bunu yaparsam küçük mü düşerim?"; "O kim ki? Ben ondan daha büyüğüm, o da bir insan benim gibi." şeklinde bin dereden su getirerek, vicdanın emretmiş olduğunu yapmaz. 
  Halbuki vicdanı ona sevgiyi, merhameti, şefkati, dostluğu, iyiliği emreder. Onun heyecanları ve duyguları ise, o anda tamamen bunun tersiyle doludur. Dolayısıyla vicdan sesi dinlenilmez. Vicdan sesi dinlenilmedikten sonra makul vicdan tatbikatı hiç yapılmaz. Bunlar kolay realiteler değildir. "Hem vicdanımı dinlerim, hem de aklımı kullanırım. O halde. ben makul vicdan tatbikatı yapıyorum." demek, kendini avundurmaktan başka bir şey değildir. Heyecanlarını kontrol edemeyen insanın, vicdani kararlar verebileceği şüphelidir. Verebilir de. Fakat tatbikatının nasıl olacağı belli değildir. Yani bir şeye karar vermekle onu uygulamak arasında çok büyük farklar vardır. Her şeye karar verilir, ama çok az şey uygulanır. Her şeyi güzel güzel düşünürüz; her şeyi makul bir şekilde ele alırız, ama çok az şey uygularız. İşte asıl güçlük buradadır. Çünkü hayatın esası, fiil ve hareketlerimizin amacıdır. Yani yapılan her işin, her eylemin tek bir amacı, tek bir esası vardır. O da bir vazifeyi yerine getirmektir.

  HİSLENMEK DUYGUSALLIK DEĞİLDİR
  Kim ne yaparsa yapsın, ister bilsin, ister bilmesin, ister rüyasında, ister uyanık olarak yapsın, her varlığın yeryüzünde kendine has bir vazifesi vardır. Bu vazifeyi, en iyi bir şekilde yapabilmek için, insanın en iyi durumda olması gerekir. İnsanlık, doğuşuyla beraber yüklenmiş olduğu vazifeyi yerine getirebilmesi için, kendisinin de en iyi durumda olması lazım. Bu yüzden de, insanın önce idrakini, anlayışını, sezgisini karartan, kapatan örtülerden, perdelerden kurtulması gerekir. Bunlardan bir tanesi ve en büyüğü, yani kırk katlı bohça olanı duygusal hayattır.  Güzel bir müzik parçası karşısında gözlerinizin yaşarması ya da seyrettiğiniz bir filmde, gerçekten bir sevginin, merhametin, insanlık vazifesinin uygulanmasında ortaya çıkan yüksek heyecandan dolayı gözlerinizin yaşarması duygusallık değildir. Burada siz, o hale, o heyecana iştirak ediyorsunuz. Bırakın gözleriniz yaşarsın. Ama o heyecan hayatını kendi çıkarlarınız için kullanmaya kalktığınız zaman, işte zaafa düşüyorsunuz; hemen onun esareti altına giriyorsunuz. 
  O anı yaşayın ve onun size getirmiş olduğu bilgiyi, görgüyü hissetmeye, hazmetmeye çalışın; onu örnekleyin ve zihninizde belirli bir yere yerleştirin. Yani, "Hayatta bu da olur, şöyle de davranılır, böyle de. Taş atana sen pekala ekmek uzatabilirsin. İşte, şu filmde ya da şu eserde bu vaka var. Başına taş atana ekmek uzatmış." Bunu gözleriniz yaşlı olarak izlediniz, okudunuz, hissettiniz. Bu, sizin için duygusal esaret değildir. O anda duyguların elinde oyuncak değilsiniz, sadece bir halet yaşıyorsunuz. Aynı şey sizin başınıza gelebilirdi. Birisine attığınız taşa karşılık, o size ekmek uzatabilirdi ya da bunun tersini yapabilirdi. Olayın içerisine girmekten ibarettir.

  OLAYLA OLAY OLMAMAK GEREKİR
  Bazı düşünürler, bazı bilgeler, olayla olay olmamayı tavsiye ederler. Mümkün olduğu kadar, mevcut olan olayların, her şeyin dışında kalmayı önerirler. Yani, "Bakın, görün ama gözünüz yaşarmasın; seyredin, kaydedin, bilgiyi alarak tasnif edin, fakat hiçbir zaman olayla olay olmayın; olayla kendinizi özdeşleştirmeyin."
  Özdeşleştirdiğimiz zaman zaafa düşüyoruz. Aslında, özdeşleşmek demek, o duygusal hayatın insanı kontrol altına alması demektir. Ama olayla özdeşleşmiyorsanız, siz onu devamlı kontrol altında tutuyorsunuz demektir. 
  Bir olay karşısında, diyorsunuz ki, "Ben bunu yaşadım; şimdi bu olayla özdeşleşmiyorum; onunla aynı değilim. Ama o haleti de yaşadım, bilirim, anlarım." Örneğin, ayakkabının nasırı acıtması olayında şikayet edene diyorsunuz ki, "Nasır nasıl acıtır, bilirim. Çünkü benim de vardı, acıtmıştı." Şimdi siz olayla özdeşleştiniz mi? Hayır. Ama önceden böyle bir halet yaşamamış olsaydınız hiçbir şeyden haberiniz olmazdı, hiçbir şey anlamazdınız; çünkü oradaki olayla aranızda bir iletişim yoktur. İşte, tecrübe budur. Tecrübenin insana kazandırdığı şey, bir şey söylendiğinde derhal anlamasıdır. Tecrübe sahibi insan "Haklısın." diyor ve elinden geldiği kadar o hali gidermeye, ıstırabı varsa hafifletmeye, yardım etmeye çalışıyor ya da teselli ediyor vs. Bunların hepsi, ayrı ayrı, insanlık vazifeleridir. Ama tecrübeli insan olayla özdeşleşmiyor, yani o duygusal hayatı uzun zaman sürdürmüyor, her yere beraberinde götürmüyor.

  DUYGUSALLIĞIN YAŞATILMASI
  Bunu bilirsiniz, yani duygusal iniş-çıkışların, irili-ufaklı şokların etkisini bir türlü unutamayan milyonlarca insan vardır. Vietnam Savaşı filmlerinin sürekli gösterilişi, o şokların sürdüğünü gösterir. Pek çok insan, normal hayatta yaşarken aynı şekilde, bir türlü o şokları unutamıyor. Örneğin, "Amirim bana şöyle dedi de, memurum bana böyle yaptı da, eşim şunu dedi de, arkadaşım bunu yaptı da, bu esnaf bunu yaptı da, bu olur mu, bu olmaz mı?" Bütün gün, aklında, fikrinde kendisine karşı gelen tesirleri ortadan kaldıramıyor; "Bunlar yoktur, bu bitti, orada vardı, orada bitti." diyemiyor. Sürekli olarak, bu düşünceleri içinde taşıyor. İşte, özdeşleşme dediğimiz budur.
  Buraya kadar olanlar, heyecanların nefsani seviyede ele alınışıdır. Bu şoklar, bu iniş-çıkışlar, mistik seviyede ele alınırsa, insanı putperestliğe götürür. 
  Obsesyonel karakterli birtakım tesirler altında kalan insanların çoğu, veliliğini, peygamberliğini, çok üstün varlık olduğunu, tanrılığını ilan eder. Bu, putperestliğin ta kendisidir. O da birtakım bilgi ile karşılaşmış, bir heyecan hali yaşamıştır.

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru