15.08.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
YAŞAMLAR BOYU VAR OLUŞ  

YAŞAMLAR BOYU VAR OLUŞ

  “Ölüm” ün yok olmak demek olmadığı, “ölüm”ün başka bir ortamda “değişik bir yaşama geçiş” olduğu ve ölüm ötesi varoluşun, bedenli yaşamdan daha gerçek oluşu, yani var oluşun ve şuurun sürekliliği konusu; bazen sembolik, bazen yarı kapalı şekilde kadim zamanlardan beri tüm dinsel, inisiyatik öğretilerde ve çoğu zaman tekrar doğuş kavramıyla birlikte hep ele alına gelmiştir(1).

  Batı’da tekrar doğuş bilgisi, Hıristiyanlık’ın ilk devrelerinden beri var olagelmiş ve zaman içinde değişik şekillerde, Avrupa’nın karanlık dönemi olan Ortaçağa kadar varlığını korumuştur. Dünya’nın yuvarlak ve dönüyor oluşu, evrenin merkezi olmadığı vb. gibi tekrar doğuş gerçeği de, birçok gerçekle birlikte, kilise dogması tarafından örtbas edilmiş; gerçekleri anlatmaktan kendini alamayan vicdan özgürlüğüne sahip aydınlar izlenmiş, yakalanmış ve yargılanmıştır. (Bruno, Galileo vb.)
    
Prf. İan StevensonPrf. E.K RossDr. Raymond MoodyDr. Bedri Ruhselman

  Gerçek bilimsel zihniyetin temsilcileri olan bilim insanları (Prof. Ian Stevenson, Prof. E. K. Ross, Dr. Raymond Moody, Dr. Bedri Ruhselman vb.) ölüm ve ölüm sonrası var oluşun gerçekliğini kendi araştırmalarına konu etmişler ve yepyeni açılımlara vesile olmuşlardır.

  Batı’da, İsa Peygamber’den sonraki ilk yüzyıllar önemli ve etkili düşünürlerinden olan ORIGEN, “ölümden sonra var oluşun sürekliliği” konusundaki inancını cesaretle dillendirmekten geri kalmamış; bununla da yetinmeyip, “ruhların zamanlardan önce var olduğunu” yani; kısacası, hep var olduğunu ortaya atmıştır. Kadim zamanların ünlü düşünürlerinden ORIGEN, üçüncü yüzyılda şöyle yazıyordu: “Her bir ruh bu dünyaya, önceki yaşamlarındaki zaferlerden güçlenmiş ya da yenilgiler yüzünden zayıf düşmüş olarak gelir.” (TİBETİN YAŞAM ve ÖLÜM KİTABI, Sogyal Rinpoche, Dharma Yayınları)

  Kilise doğmasıyla karartılan Ortaçağ bitiminde Avrupa’nın üzerine Rönesans güneşinin doğuşuyla, tekrar tekrar doğuşlarla yaşamın sürekliliği konusu gün ışığına çıkmış, o zamanların büyük şairleri Blake ve Shelley tarafından konunun bilgisi yer yer mısralara bile dökülmüştür. Romancı ve ilahiyatçı düşünür Balzac, konuyu öğretisine almaktan geri kalmamıştır. Günümüze doğru gelindiğinde, Doğu bilgeliğine yönelik ilginin artmasıyla; dikkat çekecek kadar çok sayıda batılı, Budist ve Hindu var oluşun kesiksizliğiyle ilgili bilgilerini yapılarına yansıtmışlardır(2).

  Ölümden Sonraki Var Oluş
  Günümüz bilim insanlarından konuyla ilgilenen bazılarının deneysel çalışma ve gözlemlere dayalı raporları ölüme yakın deneyimlerle(ÖYD) ilgilidir ve biz bu çalışmaların bir kısmının kapsayan birkaç bölümlük bir diziyi sitemizde parapsikoloji sayfasında yayınlamıştık. ÖYD gerçeği aslında ölüm ötesi yaşama ve ölümden sonraki var oluşa açılan pencerelerden biridir. Tıbbi(klinik) gözlem altında bu deneyimden geçmiş birkaç süjenin ifadesine bu yazımızda da yer vermekte yarar görüyoruz. Bunlar, kendilerine beyin ölümü raporu verildikten sonra, bir şekilde reanimasyon ile yaşama döndürülen kişilerin ifadeleridir:

“Yaşamımdaki her şey gözlerimin önünden geçti. Deneyimlediğim şeylerin birçoğundan utanmıştım; çünkü anlaşılan, başka bir bilgi ile hareket ediyormuşum… Sadece benim neler yaptığım değil, yaptıklarımın öteki insanlar üzerindeki etkisi de… Düşüncelerin bile kaybolmadığını fark ettim.”

“Yaşamım, gözlerimin önünden akıp gitti. Yaşamım boyunca hissettiğim her duyguyu tekrar deneyimledim ve gözlerim bana, o duyguların tüm yaşamımı nasıl etkilemiş olduğunu gösteriyordu; benim yaşamımın başka insanları nasıl etkilediğini de…”

“Düşündüğüm, söylediğim ve yaptığım her şeyi tümüyle yeniden yaşadım. Bunlara ek olarak, her düşüncemin, sözcüklerimin ve davranışlarımın; etki alanıma giren, tanıdığım/tanımadığım herkes üzerindeki tesirini de deneyimledim… Ayrıca, her bir düşünce, sözcük ve davranış; ortam, bitkiler, toprak, hava ağaçlar ve hatta su üzerindeki etkilerini bile…”(3).

  Düşüncelerimizden Bile
  Ölüm olarak adlandırılan bu en doğal ve İlahi olan Yasadan Sebep-Sonuç Yasasından ve elbette ki İlahi Adalet’ten kaçmak olası değil. Ölümden sonra yaşamın sürekliliği bilgisinin önemli etik sonuçlarından ve elbette ki bizce en önemli yaptırımlarından birisi de düşüncelerden sorumlu olma konusu. Kaçınılmaz bir şekilde, sadece edimlerimizden değil, düşüncelerimizden bile çevremizdeki her şeye karşı taşa, toprağa, ağaçlara, havaya, suya bile sorumlu olduğumuz… İsa 2010 yıl önce bunu söylememiş miydi: “Düşüncelerinizden bile sorumlusunuz!”. İsa Peygamberden önce ve sonra da akıl ve gönül sahibi yüce bilgeler ve son olarak da Muhammed Peygamber de bu ilkeyi öğretilerine katmadan edemediler ve hep pozitif düşünmeyi önerdiler/özendirdiler.

  Ölümden sonra var oluş bilgisinin bu etik görünümüyle gelen başka bir açılım da, tüm bireylerin sürekli etkileşim halinde, başka bir ifadeyle tüm yaratılmış olanların (tezahüratın tüm birimlerinin) görünmez bağlarla birbirine bağlı olması… Evrensel bir etkileşim ve ilişki örüntüsü içinde, her şeyin/herkesin birbirinin gelişimine katkı sağlıyor olması ve bunun(akıl ve gönül sahibi) insanlara getirdiği sorumluluk… Karma birikimi ve kader işte böyle oluşuyor; her şey ve deneyimlemek zorunda kaldığımız her hal ve olgu kendi elimizin ürününün doğal sonucu ve İlahi Adalet’in gereği olarak birgün mutlaka karşımıza çıkıyor…

  “Bardo” Kavramı
  İnisiyatik kadim bilgeliğin olmazsa olmaz türlerinden biri olan Tibet mistizmi’nin en önemli kavramlarından biri “bardo öğretisi”dir. “Bardo” sözcüğü çoğunlukla, ölüm denen geçiş ile tekrar doğuş arasındaki süreci ifade etmek için kullanılır(4). Şimdi bizim konumuz olan ölümle ilgili bardolar mantalimizin derinliklerinde gömülüdür ama onlar bedenli yaşamın birçok düzeylerinde de kendilerini belli eder. Uyku ve rüya sırasında içinden geçtiğimiz süptil bilinç düzeyleri ile ölümle ilgili üç bardo arasında güçlü benzerlikler vardır:

Enerji Merkezleri

Aura

Aura meditasyon

  Uykuya dalmak, ölümün bardosu ile benzerlik gösterir, düşünce süreci sanki yok olur. Aslında düşünce vardır ama, uyuyan kişi(bedensel ben olarak)bunun farkında değildir. Uyku sırasında, zihin etkinliğini sürdürür...

  Rüya görmek ise var oluşun bardosuna benzer: rüya’dayken de şimdiki bedenimize(bedenli halimize) benzeyen, rüya boyunca tüm deneyimleri onunla yaşadığımız sanki bir “rüya bedeni”…

  Kuşkusuz, ölümün bardoları uyku ve rüya hallerinden çok daha derin, çok daha güçlü durumdadırlar; ama onların göreceli zor algılanır düzeyleri ile bilincin farklı tüm düzeyleri arasında var olan bağlantı çeşitleri ve benzerliklere benzer. Tibet Budizm’inin bardo öğretisine göre, bireyin rüyalarına; kabuslarına ve rüyada deneyimlediği sıkıntılara verdiği tepkiler, ölüm denen geçişten sonra nasıl tepki vereceğinin ip uçlarını içerir. 

  Ölmekte Olan Kişiye En Güzel Yardım
  Kadim inisiyasyonların ve kutsal metinlerin özünde anlamını bulan, ayrıca; klinik ortamlarda sağlanan tıbbi gözlem ve saptamaların sonunda ortaya çıkan bilgilerin ışığında ölmekte olan kişilere yardım çalışmaları da yapılmıştır. Kuşkusuz, bu konuda ilk akla gelen bilim insanı Prof. Dr. Elisabeth K. Ross.

  Bu araştırmacı ve bilimde çığır açıcı gerçek bilim insanının, tıp fakültesi hastanelerinde ölmekte olan kimseler üzerinde kitaplar dolusu gözlem raporları ile, bu kimselerin bir kısmına ölüme giderek yaklaşma aşamasında onları ölüme hazırlama çalışmaları da bulunmaktadır. Ölüm dediğimiz “geçiş” öncesinde ve tam o sırada bir kimseye yapılan/yapılacak yardım elbette ki en güzel ve en işe yarar yardım olsa gerek…

 Ölüm ötesine bilinçli ve huzur içinde geçmenin; şaşkınlığı azaltmak/kısaltmak, ölüm korkusunu en aza indirmek ve ölüm ötesi yaşama en kısa sürede uyum sağlamak vb. gibi teknik konular bakımından da bir çok yararı vardır. Bunun, deneysel çalışmalara dayalı ayrıntılarını spiritizmle(“deneysel ruhçuluk”la) ilgili literatürde bulabiliriz(5).

  Hemen belirtelim ki, ölmekte olan bireyin en çok, tüm beklentilerden uzak, olabildiğince koşulsuz sevgiye gereksinimi vardır. Bunun için ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yakınlarının, bu konuda uzman olmaları, ruhçu olmaları, olmaları gerekmez. Ölüm denen geçişin eşiğinde olan kimsenin yakınlarının; doğal olmaları, kendileri olmaları, dost ve sevecen olmaları yeterlidir. Ölüm döşeğindeki yakınınız, gerçekten onunla olduğunuza, onunla; bir kimsenin başka bir kimseyle olduğu gibi basit/sade ve eşit düzeyde iletişim kurduğunuza böylece ikna olacaktır.

  Şefkat ve sevgi, ölmekte olan kişi için en büyük ve en güzel dayanaktır. Daha önce adından söz ettiğimiz Elizabeth K. Ross gibi; ölüm döşeğindeki kimseler üzerinde gözlemleri ve onlara(ölüm denen geçişte) yardımlarıyla tanınmış isimlerden biri olan Dr. Sogyal RINPOCHE (6), söz konusu deneyimine dayalı izlenimini şöyle anlatıyor: (TİBET’in ÖLÜM ve YAŞAM KİTABI, Dharma Yayınları)

  “Ölmekte olan kişiye koşulsuz sevgi gösterin. Fakat bu bazı durumlarda çok zordur. Karşımızdaki kişiyle ilgili acı dolu uzun bir öykümüz olabilir ya da geçmişte ona yaptıklarımızdan dolayı suçluluk duyuyor olabiliriz; hatta o insanın bize yaptıklarından dolayı, öfkeli ve kin dolu olabiliriz. Ölmekte olan insana içinizdeki sevgiyi serbest bırakmanızı sağlayacak iki basit yol önereyim size. İlk olarak, karşınızda ölmekte olan kişiye bakın ve onun da, aynen sizin gibi; aynı gereksinimlere, acılardan kurtulmak ve mutlu olmak için, aynı temel arzuya, bilinmeyene karşı aynı derecede bir korkuya, benzer gizli üzüntülere sahip bir insan olduğunu düşünün. Bunda başarılı olursanız; kalbinizin, ölmekte olan kişiye açılacağını ve aranızda sevginin oluşacağını göreceksiniz.

  İkinci yol ise ki bunun daha etkili olduğunu düşünüyorum; kendinizi doğrudan ve hiç sakınmadan ölmekte olan kişinin yerine koymaktır. Ölüm döşeğindeki kişinin siz olduğunu ve kendi ölümünüzle yüzleştiğinizi tasavvur edin. Acı ve yalnızlık içinde olduğunuzu kurgulayın. Sonrada kendinize hemen şunu sorun: ‘ Bu durumda en çok neye gereksinim duyardım? En çok neden hoşlanırdım? Karşımdaki arkadaştan en çok ne beklerdim?’ Bu iki yöntemi uygularsanız, ölmekte olan kimsenin en çok istediği şeyin, sevilmek ve kabul görmek olduğunu anlamakta gecikmeyeceksiniz. Bu arada, ölmekte olan kişi, bir ömür boyu bastırdığı birçok duyguyu açığa çıkaracaktır: üzüntü, duyarsızlık, pişmanlık ve hatta kendisinden iyi durumda olanları kıskançlık… Kişiye, bu duyguları açığa çıkardığında, onları bastırmaması yönünde yardımcı olun. Acılar ve keder içinde duyguları dalgalanmaya başlayınca; ölmeye çalışan kişi ile bir olmaya çalışın; kabullenme ve sabırlı anlayışla duygular yavaş yavaş yatışacak, ölmekte olan kişiyi o huzur, sükûnet ve mantık ortamına geri döndürecektir. Fazla bilge olmaya çalışmayın. Durumu iyileştirmek için hiçbir şey yapmanız ya da söylemeniz gerekmez. Sadece, orada olabildiğince var olmaya çalışın. Eğer çok endişe ve korku hissediyorsanız, ne yapacağınızı da bilemiyorsanız, ölmekte olan kişiye bunu dürüstçe söyleyiniz. Bu içtenlikli dürüstlük sizi ve ölmekte olan kişiyi birbirinize daha da yakınlaştıracak ve daha kolay ve açık bir iletişimin ortaya çıkmasına vesile olacaktır. İnsanlar bana sık sık, ‘Ölüm döşeğindeki kişiye ölmekte olduğunu söylemek doğru mudur?’ soruyor. Ben de her seferinde, ‘Evet, olabildiğince sessiz, şefkatli, duyarlı ve becerikli bir şekilde…’ diye yanıtlarım. Elisabeth  Kubler Ross’un şu ifadesine aynen katılırım: ‘Tümü olmasa da, hastaların çoğu bunu zaten bilir.’ Çünkü ben de sıkça görmüşümdür ki, insanlar bir şekilde ölmekte olduklarını biliyor ama bunun onaylanmasını başkalarından ya da sevdiklerinden bekliyor.”

  Ölümle İlgili Korkular
  Ölümle ilgili korkular, beşerin çok çeşitli korkularından sadece bir türüdür. Ölümle ilgili kişisel korkularımızdan haberdar olmamız, ölmekte olan yakınımızın korkularını anlamada bize sonsuz derecede yardımcı olacaktır. Bu korkuların neler olabileceğini anımsamaya çalışalım. Artan ve denetlenemeyen ağrı korkusu, acı çekme korkusu, hakarete uğrama korkusu, birine bağımlı olma korkusu, yaşamın anlamsız olduğu korkusu, sevdiklerimizden ayrılma korkusu… Belki de en büyük korkumuz, korkunun kendisinden korkmamızdır ki, bu da; ondan sakınmaya çalıştıkça daha da güçlenir.

  Korkularımızla başa çıkabilme ve bunları kabullenebilme olgunluğuna eriştiğimizde; başkalarının bu duygularına karşı çok daha duyarlı hale geliriz, dahası o kimseye korkularını yüzeye çıkarmasında, onlarla başa çıkmasında ve onları yok etmesinde yardımcı olabiliriz. Korkularla yüzleşmek, bizi hem daha şefkatli, hem de daha cesur ve açık bir insan haline getirecektir.

  Ölüm döşeğindeki kişiye yardım etmeye çalışmak gibi olumlu bir destek, kendi ölümümüz hakkında da derinlemesine bir etki hissetmemize yardımcıdır. Bu, ölümle yüzleşmenin ve onu bilgece kabullenmenin bir yoludur. Ölmekte olan kimselerle ilgilendiğimizde; bir tür karara, yaşamın en önemli noktasının ne olduğu konusunda açık bir düşünceye varırız. Ölmekte olanlara yardım etmeyi gerçekten öğrenmek, korkusuz hale gelmek; kendi ölümümüz konusunda sorumluluk hissetmektir. Ölmekte olana yardım etmeye başladığınızda, tüm tepkilerinizi incelemeniz gerekecektir. Aksi taktirde, tepkileriniz bu kişiye yansır ve ona yardım yerine zarar değilse bile, rahatsızlık vermiş olursunuz…

  Bu arada, ölüm dediğimiz geçiş sırasında ortaya çıkan ve hafiflemeyen acılarla ilgili olarak hepimizin duyduğu “endişe”, en kolay yok edebileceğimiz korku türüdür. Fiziksel acı en düşük düzeyde tutulmalıdır; zaten ölümün kendisi yeteri kadar acı verici değil midir? Londra’da St. Chiristopher Bakımevi’nde yapılan bir araştırma; hastaların doğru bakım ile % 88’inin huzur içinde ölüm denen geçişi başardığını ortaya çıkarmıştır. Adı geçen bakımevi, sadece uyuşturucu değil; çeşitli ilaç bileşimlerini kullanarak, acıyla başa çıkma yöntemini geliştirmiş. Budist ustalar(mürşitlerin) olabildiğince açık ve huzurlu/sakin bir bilinçle ölmenin gerekliliğinden söz ettiklerini biliyoruz. Bunun için ilk gereksinim, kişinin acılarını; bilicini bulandırmadan denetim altında tutmaktır ki, bu da imkânsız değildir. Aslında herkes bu “geçiş dönemi” nin en ilgi gerektiren anında bu basit yardımı almalıdır.

  Yarım Kalan İşler
  Büyük inisiyeler “Bir şeylere tutunmadan, bağlanmadan, hele hele istekle yanıp tutuşmadan" (kısacası huzur içinde) o geçişi yapmamızı söylerler. Eğer yarım kalan işlerimiz olabildiğince çözülmemişse, teşevvüşümüzün yani şaşkınlığımızın malzemesini bunlar oluşturur. Huzur içinde sağlıklı bir “geçiş” yapamayıp, pişmanlık ve olumsuz duygu ve endişeler içinde fizik ötesine adım attıklarında, arkada bıraktıkları kimseler de olumsuz yönde etkilenirler. Müthiş acılar ve çirkin davranışlardan sonra bile insanlar birbirlerini bağışlamak için bir yol bulabilirler. Egoları buna pek yanaşmaz ama egoyu biraz zorlamak gerekir.

  Gitmesine izin vermeniz gereken tek şey, sadece gerginlikleriniz değil, aynı zamanda ölmekte olan yakınınızdır. Eğer ölmekte olan kişiye aşırı bağlıysanız ve bırakmak istemiyorsanız; ona gereksiz yere ıstırap verirsiniz, huzur içinde kendini bırakmasını ve fizik ötesine geçişini zorlaştırmış olursunuz. Bu beşeri tutum, ölmekte olan bir kişiye verilebilecek en büyük değilse bile küçümsenmeyecek bir rahatsızlıktır. Bazen ölüm döşeğinde olan hasta, doktorların tahmin ettiğinden haftalarca/aylarca uzun yaşayabilir ve inanılmaz fiziksel acılar içinde kıvranır durur, bir türlü o geçişi yapamaz. Bu tür bir kişinin kendini bırakması ve huzur içinde ölmesi için; sevdiklerinden bir çift güven verici söz duymaları yeterlidir. Öncelikle bu durumda olan kişiye ölmesi için izin verilmeli, ikinci olarak da bu kişiyi, o gittikten sonra iyi olacaklarına ve onlar için endişelenmemesine ikna etmelidirler. Bir kişiye, özellikle de ölmekte zorlanan kişiye huzur içinde o “geçiş” i başarması için izin vermenin en iyi yolu, herhalde; ona, sevdiği bir yakınının başucunda oturup, en içten ve derin şefkat duygularıyla, “…Yanındayım ve seni seviyorum. Ölüyorsun ama bu tümüyle doğal bir geçişten başka bir şey değil ve herkesin başına gelen bir durum. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar bana yetiyor ve anısını her zaman kalbimde sevgiyle taşıyacağım. Şimdi artık lütfen dünyasal yaşama daha fazla tutunma ve kendini bırak. Ölüm ötesinde seni yepyeni bir hayat bekliyor. Huzur içinde ölmen için sana tüm kalbimle izin veriyorum. Yalnız değilsin; ne şimdi ne de ölüm ötesinde. Orada da seni bekleyen dostlar ve yardımcılar var. Yolun acık olsun, güle güle…” mealinde içtenlikli sözler söylenebilir.

  Geçiş Saniyeleri
  
Ölmek üzere olan kişilere yardım Tibet’te çok yaygın. Bu konuda yetişmiş Budist rahipler(Lamalar) bu işi çok güzel yapıyor. Dünya bedeninden ayrılmak üzere olan, bu bedeni terk etmeye, beden ötesine geçmeye çalışan insana yapılabilecek en güzel ve en önemli yardım… İfade farklılıkları olabilir ama öte âleme geçiş yapmaya çalışan kişiye verilen telkinin/öğüdün ana fikri şu oluyor: “Tüm bağımlılık ve nefret uyandırıcı şeylerden kurtul; zihnini temiz tut ve yüksek benini (asıl kendini) düşün!” İnsanın insana yapabileceği bu çok insanca yardımın kadim uygulamalarının kayıtlarını TİBET’in ÖLÜLER KİTABI adlı inisiyatik ve ezoterik içerikli eserde de görüyoruz. (Bu kitap Ruh ve Madde Yayınları’ndan sağlanabilir) Yani, uygulamanın geçmişi kadim zamanlara kadar inmektedir. Bu uygulamalarda önemli olan şu iki nokta hep göz önünde tutulmuş: Yaşantımızda yapmış olduklarımız ve geçiş anında nasıl bir zihin durumu içinde bulunduğumuz. Olumsuz karma yükümüz çok olsa da, o geçiş saniyelerindeki zihin durumumuz çok önemli(teşevvüşü kısaltmak ve ölüm ötesine uyumu kolaylaştırmak bakımından…)

  Bu neden böyledir? Çünkü bedenli haldeyken (normal halde) zihinde biriktirilen tüm alışkanlık ve eğilimler; herhangi bir etki ile aktif hale gelmeye çok yatkındırlar. Alışkanlık haline gelmiş/otomatikleşmiş tepkilerimizi harekete geçirmek için en hafif bir uyaranın hatta bir çağrışımın bile yettiğini hepimiz biliriz. Bu durum özellikle de ölüm anı için geçerlidir. Bu alışkanlık ve eğilimlerden derinlere yerleşmiş olanlar genellikle önceliği de elinde tutanlardır. Bu durumda, eğer birey yok olacağını sanma yanılgısı içinde ise, bedenine karşıve dolayısıyla maddesel ortama karşı daha güçlü bir bağımlılık duyar ve ölüm denen geçişi zorlaştırır, bir türlü beceremez bunu… 
  Sahip olduğu o cahilce inanç ile kendi kendine köstek oluşturmuştur. Ölmek üzere olan bireyin, o dakikalardaki zihinsel içeriği ve ruh hali bu bakımdan da önemlidir. Her nasılsa, ölüm ile yok olacağız zannı kendisine empoze edilmiş, böyle bir yanılgı ile koşullandırılmış bir kimsenin, öldükten sonra da var olduğunu görmesi ve bunun nasıl olduğunu anlayamaması küçümsenecek bir şaşkınlık(teşevvüş) olmasa gerek… Zaten bu gibiler, çok uzun süre öldüklerinin bile, yani fizik beden ötesinde olduklarının bile farkına varamamaktadır. (Bu konuda çok güzel ve ibret verici deneysel çalışmalar için; 
(Bkz. RUHLAR ARASINDA, Dr. Bedri RUHSELMAN- Gayret Kitabevi. Not: Bu eserin kopyası Ruh ve Madde Yayınlarından alınabilmektedir.)

  Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; ölmek üzereyken, içinde bulunduğumuz ortamın olabildiğince huzurlu olması çok önemli. Tibetli ustalar bu gerçeği çok iyi bildikleri için, ölüm anında rahatsız edici ve ölmekte olanın geçişini zorlaştırıcı bir duygu uyandırmasınlar diye kederli dost ve akrabaların ölüm döşeğindeki bir kimsenin yanında bulunmamaları gerektiğini öğütler. Elbette ki bazen, aile üyelerinin bunu anlaması zor olabilir, ölmek üzere olan kişinin, kendilerini artık sevmediğini düşünebilirler. Ama sevdiği kişilerin sadece orada bulunmaması bile,  ölmek üzere olan kişide güçlü bir bağımlılık uyandırabileceğini ve bu bağımlılık duygusunun da onun her şeyden vazgeçmesini zorlaştırabileceğini unutmamalıdırlar.

  Hüzünlenmemek Elde mi, Ama
  
Bir yakınımız, hele çok sevdiğiniz bir yakınımız ölürken, onun yatağı başında ağlamamak/hüzünlenmemek elbette ki çok zordur. Ölüm dediğimiz geçiş anı gelmeden önce, ölmek üzere olan yakınımıza duyulan bağımlılık kökenli ilgi ve onu yitirmek üzere olduğumuz gerçeğiyle ilgili oluşan kederi kontrol etme konusunda çaba göstermek, sevdiğimiz yakınımızın yararınadır. Onu gerçekten seviyorsak, söz konusu “kederi kontrol” zahmetine girmemiz gerekir. Bazılarına komik gelebilir ama, ölmekte olan sevgili dostumuzu rahatsız etmemek ve geçişini zorlaştırmamak adına; o kimsenin yanında olmamak kaydıyla başka bir mekanda doya doya ağlanabilir, duygusal boşalımımız gerçekleştirilebilir ve olabildiğince nötr bir halde ölmeye çalışan yakınımızın bulunduğu mekana girilebilir. Ona duyduğumuz sevgiyi ifade edelim ve ona veda edelim ama tüm bunları ölüm anı gelmeden önce bitirmeye çalışalım. Ölüm anında, ölmek üzere olan kişinin en yakınlarının acılarını/hüzünlerini olabildiğince kontrol altına alarak göstermemeleri, ölmekte olan yakınımız bakımından büyük iyilik olacaktır. Çünkü ölüm dakikalarında ölmek olan kişinin bilinci, inanılmaz derecede kırılgan/incinebilir durumdadır.


SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru