16.08.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
ATLANTİS UYGARLIĞI  

Atlantis Uygarlığı

Spiritüel bilgilerimize göre uygarlığımızdan çok önceleri de dünyamızda sayısız uygarlıklar doğmuş, gelişmiş ve yeryüzünden çekilmişlerdir. Dünyadaki birçok evrim siklusları, maddeyi öğrenme ve tanıma, maddede tecrübe ve tatbikat alanı olarak süregelmiştir. Yeryüzü uzak geçmişinde, belirli dönemlerin evrim sikluslarının icaplarına uygun olarak, bizlerin “tufan” olarak bildiğimiz küresel olaylarla yeniden düzenlenmiş ve yeryüzünde evrim geçirecek varlıkların ihtiyaçlarına uygun hale getirilmiştir. İşte yeryüzünde evrimlerini tamamlamış olan bu sayısız kadim uygarlıklardan birisi de Atlantis Uygarlığı idi. Atlantis’e ait bilgiler kuşaklar boyunca mitoslar, destanlar şeklinde günümüze kadar aktarılmıştır. Sayısız arkeolojik buluntular ve jeolojik araştırmalar da böyle bir uygarlığın Atlantik Okyanusu’nda bir zamanlar var olduğunu bize göstermektedir. Atlantis kıtasının varlığını kuvvetlendiren kanıtları 6 ana başlık halinde sıralayabiliriz:
1- Derin deniz dibi sondajları ve jeolojik araştırmalar.
2- Atlantis’i çevreleyen kara ve deniz parçalarında hayvan ve bitki dağılımı.
3- Dil ve ırk tiplerinin benzerliği.
4- Dini inançlar, ayinler ve mimarlık eserlerinin benzerliği.
5- Eski yazarların, eski ırkların geleneklerinin ve tufan efsanelerinin kanıtları.
6- Ekminezi çalışmaları ve medyomluk celselerinden elde edilen bilgiler.

ATLANTİS’İN KONUMU VE BATIŞI

James Churchward’a göre Atlantis’in varlığı nı 1931’li yıllarda ilk kez kesin olarak ortaya koyan araştırmacı Henry Schlieman’dı. Buna göre Atlantis, Atlantik Okyanusu’nda büyük bir kıtaydı. Batısında Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ile Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Başlangıçta ise Atlantis kuzeyde Grönland’ın güneyinden, güneyde Brezilya ve Batı Afrika’nın güneyine kadar uzanan, bütün Orta Atlantik’i kaplayan büyük bir kıtaydı. Atlantis kıtası, çok büyük zaman aralıklarıyla devam eden dört (bazı kaynaklara göre üç) büyük afet sonucunda battı. Kaynaklarda belirtilenlere göre ilk felaket yaklaşık 800.000 yıl önce meydana geldi. Sebebi ise; o dönemlerde Atlantis üzerinde yaşayan dev boyutlardaki vahşi hayvanları yok etmek için gelişigüzel kullanılan kimyasal maddelerin, daha önceden kestirilemeyen doğanın dengesini bozucu etkileriydi. Bu felaket sonucu yukarıdan aşağıya ikiye bölünen Atlantis kıtası Amerika’dan da bir boğazla ayrılmıştı. İkinci felaket ise; 200.000 yıl önce oldu. Bu felaket sonucunda ise kıta kuzeyde Ruta, güneyde Daitya adında iki büyük kara parçasına ayrıldı. Üçüncüsü çok büyüktü ve yaklaşık 80.000 yıl önce gerçekleşmişti. Bu felaket Atlantis kıtasından kalan herşeyi, Platon’un sözünü ettiği Poseidon adası dışında tahrip etti. Dördüncü ve son felaket ise; yaklaşık M.Ö. 9.500’lerde oldu. Böylece Atlantis’ten kalan son kara parçası olan Poseidon adası da batmış oldu.
Mu kıtasının kaşifi olan J. C.’ın Orta Asya’da yaptığı araştırmalar sırasında yüksek bir düzlükteki manastırda bulmuş olduğu çok sayıdaki tabletlerin bir kısmı dünya tarihi ve jeolojisiyle ilgiliydi. Bu tabletlerden birinde Atlantis’in konumunu gösteren bir harita ve Atlantis tarihiyle ilgili bilgiler vardı. Harita Atlantis’i Atlantik Okyanusu çevresindeki kıyı hatlarıyla birlikte gösterir. Bu tablette şöyle yazmaktaydı. “Atlantis başlangıçta bir ada değildi. İnsanın yeryüzünde belirmesinden önce, dev canavarların kükrediği, denizlerin ise ejderhalarla dolu olduğu günlerde, Atlantis Amerika’ya olduğu gibi Avrupa ve Afrika’ya da bağlantılıydı. Büyük bir volkanik hareket ortaya çıktı, Amerika bağlantısı koptu ve küçük adacıklar meydana geldi. Daha sonra Atlantis’in diğer ucunda bir başka volkanik hareketlilik meydana geldi. Kara sulara gömüldü ve deniz oluştu. Sonra da Atlantis, tüm çevresi sularla çevrili büyük bir ada haline geldi.”

YAZILI BELGELER

Tarihte Atlantis’ten ilk söz eden kişi Yunanlı filozof Eflatun’dur. Eflatun M.Ö 400’lerde Atinalı politikacı Solon’un söylediklerini şöyle aktarır: “Atlantis, uygarlığın merkeziydi ve tüm dünyayı fethetmişti. Tüm Atina zaferlerinin en ünlüsü, Atlantis galibiyeti olmuştur. Burası Cebelitarık Boğazı’nın -o zamanlarda ise Herkül Sütunları olarak anılan yerin- karşısında uzanmaktaydı. Büyüklüğü Libya ve Anadolu’nun toplamından fazlaydı ve diğer bazı adalara geçit konumundaydı. Poseidon Atlantis’in kurucusuydu. Poseidon için bir tapınak yapılmıştı. Her 5 ya da 6 yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütunlarına işlenmiş yazılara riayet için yemin ederlerdi.” (Yunan mitolojisinde Poseidon deniz tanrısıdır ve deniz altındaki sarayında yaşamaktadır.)
Plutark ise; “Solon’un Yaşamı”nı anlatırken şunları aktarır: “Solon Mısır’a gittiğinde (M.Ö. 600) bir Sais rahibi olan Suçis ile Heliopolis rahibi olan Psenofis, ona 9000 yıl kadar önce, Mısırlıların, Batı ülkeleriyle ilişkilerinin kesildiğini anlatmışlardı. Bunun nedeni ise; Atlantis ve Mu’nun depremler sonucu yok olmasının ardından, çamurların denizi geçit vermez bir hale getirmiş olmasıydı.
Rusya’da St. Petersburg Müzesi’nde bilinen en eski Mısır papirüsleri bulunmaktadır. 2. Hanedan firavunlarından Set’in döneminde kaleme alınmış olan bu papirüste şunlar aktarılıyordu: “Firavun Set, batıya, Atlantis ülkesinin izlerini araştırmak için bir grup gönderdi. 3350 yıl önce, Mısırlıların ataları, beraberlerinde anavatanlarının tüm bilgeliğiyle birlikte oradan gelmişlerdi.” Aynı müzedeki bir başka papirüs ise Mısırlı tarihçi Manetho’ya aitti. Bu papirüs Mısır tarihinin başlangıcına denk gelen, yaklaşık 16.000 yıl önceki bir dönemi, Atlantis Uygarlığı’nın zirvesi olarak kaydediyor.
Hemen hemen tüm eski ırkların büyük bir tufana ilişkin sözlü gelenekleri vardır. Bu da onların ortak bir kökenleri olduğunu ve bu efsaneye olan inancın evrensel bir yaygınlığı olduğunu gösterir. 17. ve 18. yy.’da Atlantis konusu çok fazla tartışılmış ve varlığı Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi kişiler tarafından da kabul edilmiştir. 1627’de Francis Bacon “Yeni Atlantis” adlı bir eser yayınlamıştı. Atlantis’le ilgili en popüler eser ise, 1882’de yayınlanan Ignatius Donnely’in “Atlantis, Tufan öncesi Dünya” isimli eseridir.

ARKEOLOJİK BELGELER

Truva şehrini bulan ünlü araştırmacı Henry Schlieman’ın Atlantis hakkında bulmuş olduğu bilgiler daha sonra torunu arkeolog Paul Schlieman tarafından yayınlandı. Schlieman 1873 yılında, Çanakkale’nin Hisarlık mevkiinde Truva harabelerinde kazılar yaparken Truva II’de Priamous’un ünlü hazinelerini bulmuştu. Bu hazinenin içinde çok büyük ve dikkat çekici bronz bir vazo bulunmaktaydı. İçinde bazı çanak çömlek parçaları, özel bir metalden yapılmış küçük heykelcikler vardı. Bu cisimlerin bir kısmında ve bronz vazo üzerinde Fenike hiyeroglifleriyle “Atlantis’in Kronos Kralı’ndan” diye yazılmıştı. Bu hazine içinde bulunan bir başka önemli eşya ise; üzerinde çarpıcı bir baykuş kabartması bulunan vazodur. Bu vazo ve diğer bulunan eşyalarla tıpatıp benzeyen bir başka buluntu ise, Paris Louvre Müzesi’nde bulunan ve bu müzeye Güney Amerika Tiahuanaco’dan gelen kolleksiyondur. Güney Amerika ile Truva gibi birbirinden bu kadar ayrı iki bölgeden gelen iki vazonun aynı biçimde, aynı boyutta ve aynı şekilde düzenlenmiş baykuş başlarıyla süslenmiş olması raslantının çok ötesine taşmaktadır.
Bundan başka Orta Amerika ve Eski Mısır’da bulunan mimari, sanat ve yazıtlar arasında çarpıcı benzerlikler ortaya çıkıyordu. Oysa ki, bu iki ülke birbirlerinden binlerce kilometrelik dev bir okyanusla ayrılmaktadır.

JEOLOJİK ARAŞTIRMALAR

Atlantis’in varlığını kanıtlayan pek çok jeolojik araştırma yapılmıştır. Bunlardan bazıları şu bilgileri içermektedir:
-Deniz dibi sondajları sonucunda, Atlantik Okyanusu’nun dip haritası çıkarılmıştır. Bu harita, Atlantik’te kuzeyden güneye doğru bir deniz dibi yükseltisini göstermektedir. Bir sırt okyanus diplerinden yükselmiştir ve en yüksek kısımlarını bugünkü Azor, St. Paul gibi adalar oluşturmaktadır. Bu sırt aynı zamanda volkanik katmanlarla kaplıdır. Jeolojik veriler; buraların bir zamanlar jeolojik ve volkanik değişimlere maruz kaldığını ve Atlantik’in büyük bölümünün, jeolojik devirlerde su üzerinde olduğunu göstermektedir. 1898 yılında Atlas okyanusuna kablo döşeyen bir geminin 3000 m. derinlikte bulduğu lav örnekleri incelenmiş ve bunların yüzeyinin sadece hava ile temasta katılaşabilecek türden cam cinsi bir tabaka ile kaplı olduğu görülmüştü. 
-Ünlü bir Rus jeoloğu olan Prof. Maria Klionova, S.S.C.B. Bilimler Akademisi’ne verdiği bir raporda, Azor adaları açıklarında ve 2000 m. derinlikte bulunan kayaların, M.Ö yaklaşık 15.000’lerde atmosferle temas halinde olduklarını kanıtlayan özelliklere sahip olduklarını bildirmişti.
-Ayrıca Okyanus yatağının, oyucu ya da yükseltici akımlara maruz olması nedeniyle kalıcı olmadığı bilinir. Volkanik adalar su yüzeyine çıkar, kaybolur ve tekrar belirirler. Bununla beraber Florida Boğazı’nda, sonar kullanılarak yapılan sondajlar, 600-700 m derinlikte, muntazam olarak sıralanmış ve ev gibi büyük, bir dizi tümseğin varlığını ortaya çıkarmıştır. Yeni yapılan bazı araştırmalar da Florida ve Bahama Adaları’nın yakınlarındaki geniş alanların en az 8000 yıl önce batmış olduklarını açığa çıkarmıştır.
Atlantis’le ilgili önemli bilgilerin bir kısmı da uyuyan kahin olarak bilinen Edgar Cayce’nin tebliğlerinden alınmıştır.
Tüm bu verilere özellikle de ezoterik bilgilere göre; Atlantis’in ilk dönemlerinde tamamen spiritüel bir yaşam hakimdi. Çünkü o ilk devrelerin ortamı, ruhsal melekelerin gelişimine son derece müsait bir ortamdı. Dünya gezegeninin esiri, astral maddesi ve varlıkların enkarne oldukları bedenler ilk devrelerde çok daha süptil ve seyyaldi. Bunun sonucunda ruhsal yeteneklerin kullanılması son derece normaldi. Zaman ilerledikçe, dünya okulunun icabı gereği giderek bir maddileşme ortaya çıkıyordu. Bu maddileşme hem fizikte hem de düşünce ve anlayışlarda ortaya çıkmaya başlıyordu.
Cayce’nin okumalarından aktarılan bilgilere göre; mükemmel ırk Atlantis’te ortaya çıktığında, yani kızıl ırk meydana geldiğinde, dünya acayip mahluklarla doluydu; bunlar yeryüzünde maddi varoluş deneyimini yapabilmek için her türlü tuhaf ve kaba bedenlere bağlanmayı kabul etmiş olan ruh varlıklarıydılar. Bu yaratıklar yüzbinlerce yıldan beridir yaşamaktaydılar ve hemen hemen tüm formlarda bedenlere bürünmüşlerdi. Pigmelerden dört metrelik devlere kadar tüm boylarda ve hayvanlarla olan ilişkilerin sonucu ortaya çıkan inanılmaz yaratıklara kadar her tür bulunmaktaydı.
Başlangıçta, tüm dünya barış içinde yaşıyordu. Çünkü yeryüzüne hakim olmak için gelişmek ve çoğalmakla vazifeli olan Tanrı oğullarının mücadelesi, başlangıçta hiçbir dirençle karşılaşmamıştı. Kusursuz bir bedenle doğan ruhlar, dengeyi sağlamak ve ileride İlahi iradeye giderek sırtını dönen Belial Oğulları ile patlak verecek olan anlaşmazlıklara hazırlanabilmek için büyük sayılarla yeryüzüne gelmeye devam ediyorlardı. Aynı zamanda o devirlerde, deneme safhasında olan ve ayıklanmaya doğru gidecek olan yarı hayvan-yarı insan varlıklar da yaşamıştır. Eski Yunan mitolojisinde gördüğümüz sfenks, satir, kentaur, siren gibi yaratıklar da yanlızca mitolojik varlıklar değildi, bunların birçoğu Atlantis’te yaşamıştı.
Yine Cayce’nin okumalarından edinilen bilgilere göre; Atlantis’te “eşya” adı verilen ve gerçekten de mal gibi, köle gibi kullanılan insan tipi de yaşamıştır. Bu varlıklar otomatlar olarak geçiyor. Söz konusu varlıklar; zeka, akıl, irade gibi melekelerden yoksun olarak otomatizma içinde yaşıyorlardı. 
Atlantis’te o zamanlar yaşamakta olan iki grup vardı. Bunlardan biri İlahi kanunlarla uyumlu yaşayan “Bir’in Yasasını İzleyenler” ya da “Bir’in Oğulları” olarak bilinen gruptu. Diğeri ise; şeytani ve negatif güçlerle oynayan yani kara majiyle ilgilenen grup olan “Belial’in Oğullarıydı.” Bu iki grup arasında otomat varlıklarla ilgili olarak sürekli bir huzursuzluk hüküm sürüyordu. Bir’in Oğulları bu varlıkların uyanmasını ve robot yaşantılarından kurtulmalarını istiyorlardı. Fakat Belial’in Oğulları ise onların hep bir köle ve robot olarak kalmalarını istiyorlardı. 
Bir’in Oğulları’nın amacı diğerkamca yaşamak, İlahi Kanunlara uygun bir şekilde tekamül etmekti. Tek Tanrıya inanan Bir’in Oğulları, evrensel kudreti kullanmak için grup halinde konsantrasyon çalışmaları yaparlardı.
Cayce’nin belirttiğine göre; “Bir’in Oğulları” evrensel kudreti kullanmak için grup halinde konsantre olup, kendilerini dört boyutlu bir şuur seviyesine aktarıyorlardı, ibadetleri de buydu. “Bir’in Oğulları”nın rahip ve rahibeleri, melekeleri sayesinde evrenden enerji toplayıp müritlerine dağıtırlardı. “Bir’in Oğulları” tapınaklar inşa ettiler ve kısa zamanda dini semboller oluşturuldu. Arılığı sembolize etmek ve hayatlarına daha ilahi bir amaç kazandırmak için tapınaklara gelen melez yaratıkları yıkamak ve ruhsallaştırmak amacıyla kutsal ateş yakılırdı. Din yavaş yavaş bir sistem haline, insana Tanrısal aslını hatırlatma tarzına dönüştürülüyordu. Hayatın sürekli oluşu, ya da tekrardoğuş, ruhun tekamül planının esas kısmı olarak kabul edilmiş ve Sebep Sonuç yasası temel olarak benimsenmişti.
“Bir’in Oğulları” evrendeki yaratıcı enerjileri inceliyorlar ve doğanın zenginliklerinin, bitkilerin, kıymetli taşların, metallerin titreşimlerinin ve bunların insanların psişik ve sezgisel doğalarında meydana getirdiği titreşimsel sonucun özünü kavrayabiliyorlardı. Özellikle de kristal biliminde ileriydiler. Atlantisliler, bugün yeni keşfetmeye başladığımız, maddenin kristal halindeki özelliklerini iyi biliyor, kristallerden yararlanarak birtakım enerjileri istedikleri gibi kullanabiliyorlardı. Yıldızlar ve elementler hakkında bilmedikleri yoktu. Yerçekimini nötralize etmeyi öğrenmişlerdi. Tüm metafizik, ruhsal veya bilimsel yasaları anladıkları gibi insanın ve beş ırkın kökenine ait sırları da kavrayabiliyorlardı.
Belial Oğulları, Bir’in Oğulları’nın sahip oldukları bu eşi benzeri olmayan bilgileri, kendi çıkarları için kullanmak istiyorlardı. Bu bilgileri egoizmaları yolunda, sadistçe, zevklerini tatmin yolunda kullanıyorlardı. Herşeyde bir zevk, bir maddi çıkar ve tatmin arayan Belial Oğulları; tüm şehirlerde kara maji okulları açıyor ve halkı kötülüğe teşvik ediyorlardı. Kudret Bir’in Oğulları’nın elinde olsa da karşı taraf bunların otoritesini yıkmak için herşeyi yapıyordu. Sonunda iki grup arasındaki anlaşmazlıklar ve şahsi arzuların giderek artması, Atlantis’in son çöküşünü de hazırlayıverdi.
Belial Oğulları kristal enerji merkezlerini, mağma tabakasındaki ısı enerjisini, yerkürenin ve yıldızların manyetik güçlerini dahi savaşlarda, yıkıcı ve menfi emellerde kullanmaya başlamışlardı. Bu iki grup; ellerindeki tüm teknik güçlerini birbirlerine karşı kullanmaya başladılar. Tüm enerjileri, kristallerle elde edilen, evrende mevcut bulunan çeşitli enerji türlerini ve özellikle volkanik enerjiyi birbirleri üzerine yönelttiler. Bu güçleri birbirlerine karşı kullanmaya başladıkları an, Atlantis’in çöküşü de başlamış oldu. Bu şekilde depremlere, doğal afetler adını verdiğimiz birtakım felaketlere sebep oldular. Böylece yerkabuğunun dengesini de bozmuşlardı. Atlantis’in yıkılışı, ruhsal yasaların kötüye kullanılmışlıkları oranında da zorlu ve azap verici boyutlarda gerçekleşti.
Atlantis zaten, yaklaşık M.Ö 10.700’de tam bir çöküntü durumundaydı. İnsan kurban etmeler ve güneşe tapınma gerçek dinin yerini almıştı. Her yerde ahlaksızlık ve her türlü bozukluk hüküm sürmekteydi. Doğa güçlerini çok kötüye kullanıyorlardı. Özellikle güneş prizmaları, birer zor kullanma ve ceza aracı haline gelmişti. Tüm ülkede şiddet ve isyan hüküm sürmekteydi. Ve ardından da sonuncu afet geldi. Muazzam yer sarsıntıları toprakların altını üstüne getirdi. M.Ö 9.500 de Atlantis yeryüzünden tamamen silinmiş oldu.
Bu büyük depremler başlamadan önce Belial Oğulları’nın yaptıklarına boyun eğmek zorunda kalan Bir’in Oğulları başka çözümler ve kolonileştirebilecekleri yerler aradılar. Emniyetli sığınaklar aramak amacıyla, Mısır’a, Honduras’a, Yukatan’a dünyanın diğer bölgelerine, denizden, havadan ve karadan olmak üzere sayısız araştırma seferi yapıldı. Herşeyden de önemlisi dini arşivlerini, sembollerini, ibadet eşyalarını muhafaza etmek amacındaydılar ve bunları beraberlerinde götürdüler. Mısır’a göç eden Atlantlılar, Mısır’ın yerli halkına çeşitli alanlarda yardım etmişler ve Mısırlılar’ı eğitmişlerdir. Mısır’da mabed inşa eden Bir’in Oğulları, burada tek tanrılı dinlerini yeniden tesis etmişlerdir. Cayce’nin akaşik okumalarına göre ise; Mısır’daki ilk İskenderiye Kütüphanesi Atlantlılar tarafından yaklaşık 12.300 yıl önce kurulmuştur. Sfenk ve Piramitler, Atlantis’ten gelmiş olan inisiyeler tarafından inşa edilmişti. Zaten piramit stili esas olarak Atlantis mimarisine özgü bir stildi. Atlantisliler piramitleri inşa ederken kristal bilimini kullanmışlar, yerçekimi gücünü bu kristaller aracılığıyla ortadan kaldırılarak piramitleri çok mükemmel bir şekilde inşa etmişlerdi.
Cayce’nin okumalarından aktarılan bilgilere göre, ilk ve son tufanlar arasından binlerce yıl geçmişti. Birinci tufan zamanındaki göçler vasıtasıyla Pireneler’e ve Amerika’ya götürülen kültür, ikinci göç esnasında Orta Amerika ve Fas’a aktarılan kültürden ve son tufan zamanında Mısır ve Meksika’ya götürülen kültürden farklıydı. Atlantis Uygarlığı, bir bütün olarak tek bir kerede nakledilmiş değildi. 
Bazı kaynaklara göre ise; Atlantis bir zamanlar Dünya’ya, Kainat’ın bir başka planetinden gelmiş olan bir grup bilge ve yüce öğretmenlerce idare ediliyordu. Anlaşıldığına göre, Atlantis Uygarlığının başlangıç safhalarında bu ziyaretçilerden bazıları, dünyalılarla evlenerek, kendi türlerinden diğer varlıkların da uygun bedenler içerisinde enkarne olmalarını sağlamışlardır. Bu konuyla ilgili Sadıklar Planı’nda şöyle denilmektedir: “Sizin yazılı metinlerinizde tespit edebildiğinizden gayrı bu tarafa, yakın çağınıza doğru mevcut olan peygamberlerin hiç birisi bir planetten bir vasıtayla gelmemiştir. Geldikleri vasıta doğumdur. Doğum yoluyla başka bir planetten doğmuştur. Fakat doğrudan doğruya bedenin seyahatiyle inmemiştir. Fakat yeryüzünde sizin Adem ve Havva hikayesinin başlangıcından evvelki devrelerde meknuz olan insan topluluklarının irşadı için, başka planetlerden doğrudan doğruya inen ve artık peygamber olarak addedilmeyen yüksek ruhi varlıklar, bilge insanlar gelmişlerdir, vazife görmüşlerdir. Doğmuş olan, doğum yoluyla gelmiş olan varlıkların yeryüzündeki faaliyeti tamamen beşeri şartlara göre vuku bulmuştur.
Dünya bu Yüce Yöneticiler için, cesaret isteyen bir deneyin yürütüldüğü labratuar gibiydi. Beşerler, kendilerine sunulan armağanları almışlar, fakat bunların karşılığında yapmaları istenen tek şeyi de reddetmişlerdi, yani kendilerine bahşedilen bolluğu birbirleriyle paylaşmaktan kaçınmışlardı. Ve böylece Atlantisliler’in enerjileri yanlış yollara saptı.
Atlantis’te mabetler sadece ibadet için kullanılmayıp, yüksek şuur hallerinin edinilmesine yönelik teorik ve pratik eğitim için de kullanılıyordu. Kutsal bir ses bilimi vardı. Ve buna şarkı söylemek, müzik aletleri çalmak, ayin dansları yapmak ve astrolojik törenler düzenlemek de dahildi. Okült uygulamalar mabedlerin duvarları arasında öğretmenden öğrencilere aktarılan bir sırdı. Bunların arasında astral projeksiyonu da kapsayan, “rüyalar vasıtasıyla kurtuluş” sanatı da yer alıyordu. Kasten oluşturulan vizyonlar ve vahiyler, spiritüel rehberlik vasıtasıyla bilgi edinmek ve geleceğe dair kehanette bulunmak için kullanılıyordu.
Geniş bir açıdan bakıldığında, Atlantis’in batışı; İlahi Kıvılcım’ın kendi yüce mekanına tekrar yükselebilmesinden yani dikey evrimden önce, ruhun maddeye gömülmesi(yatay evrim) gerektiğini bildiren Yüce Evrim Plan ve Programı’nın bir parçasından ibarettir.
Akaşik okumalara göre Atlantlar, uygarlıklarının tarihini, seyir ve gelişimini, batışından beri, yüzbinlerce yıl boyunca tutmuşlar, kaydetmişlerdi. “Atlantis Arşivleri” adıyla bilinen bu kayıtların bir kısmı kıtanın batacağı kesinleşince Mısır ve Yukatan’a nakledilip muhafaza edilmiştir. Cayce’nin akaşik okumalarına göre bu arşivlerden biri Yukatan’da “Iltar” adlı batık bir mabedde, ikincisi, Atlantik Okyanusu’nda, deniz dibindeki Posedia adasının bir mabedinde bir diğeri de Mısır’da Sfenks ile Nil nehri arasında Sfenksten arşivler piramidine uzanan yeraltı salonlarındaki “arşivler evinde” bulunmaktadır. Cayce’nin okumalarına göre Iltar Mabedi, Mu ve Atlantis’e ait kara parçaları yükselip yeniden su yüzüne çıkacakları zamanda Posedia adasındaki söz konusu mabedde keşfedilecek.
Bazı Doğu tradisyonlarına göre; kıta batarken Atlantis’i terkedip Asya’ya göç edenlerden, “sağ el yolu” olarak adlandırılan iyilerin rahip ve inisiyeleri müspet “Agarta” ülkesini, “sol el yolu” olarak adlandırılanlar şiddet kenti “Şambala”yı kurmuşlardır. Agarta ve Şambala’nın gizli yeraltı ülkeleri olarak halen mevcut oldukları ve psişik enerji merkezleri olarak fonksiyon gördükleri söylenmekte ancak böyle gizli psişik enerji merkezleri mevcutsa bile hepsinin de, sonuç olarak İlahi Hiyerarşiye bağlı olarak faaliyette bulunduklarını düşünmek gerekir.
Günümüz Uygarlığı da pek çok bakımdan Atlantis’in bir kopyasıdır. Özellikle de Amerika kıtası. Atlantisliler günümüzde de tekrar tekrar doğmaktadırlar, halbuki insanlık devresi Karma Yasaları’na göre tekamül etmektedir ve insanlar yeniden, kendi elleriyle yaratmış oldukları bir dünyaya karşı çıkmak zorundadırlar. Gelişmiş uygarlığımız bizlere ilk kez ve benzer şartlar altında, sadece yapmış olduğumuz sayısız haksızlıkları telafi edebilmemiz için değil, aynı zamanda tabiat güçlerini yapıcı ya da yıkıcı amaçlarla kullanma konusunda da bir kere daha seçme yapabilmemiz imkanını vermektedir.
Özellikle Cayce’nin okumalarından, daha önce Atlantis’te yaşamış birçok varlığın günümüzde özellikle Amerika Kıtasına tekrar enkarne olduklarını görmekteyiz. Edgar Cayce, akaşalarını okuduğu 1600 Amerikalı’dan 700’ünün daha önce Atlantis’te yaşamış olan varlıklar olduğunu belirtmiştir. Cayce’nin hayat okumalarında verilen bilgilerde, varlıkların Atlantis’teki faaliyetleri aktarılabiliyordu. Buna bir örnek olarak şu okumayı verebiliriz: “Varlık, kendi kendilerine bu ülkeyi terk eden insanların geride neden tek bir mezar dahi bırakmadıklarını ve oturdukları evlerden neden tek bir kalıntı dahi kalmadığını soranlara pek çok şeyi açıklayabilir. Çünkü varlık, ölüleri yakma adetini oluşturanlardandı ve çok sayıda insanın külleri bu amaç için kurulmuş tapınaklardan birinde bulunabilir.”
Günümüzde de insan yeniden Atlantis’te olduğu gibi egoizma ile diğerkamlık arasında seçim yapmak durumundadır. Varlığını geliştirmek için gerekli unsurlar elleri arasındadır. Bilgilerini, yeni buluşlarını herkesin iyiliği için, hastalıkları iyileştirmek, kıtlık ve sefaletleri gidermek için kullanabilir. Ama, yine bu aynı buluşlar ona, Atlantis’tekine eşit bir yok oluşu da meydana getirebilme imkanı vermektedir. Seçme özgürlüğüne sahip olan varlığın yapacağı seçim geleceğini oluşturacaktır.

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru