18.06.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
GLOBAL İNSANIN RENGİ OLMAZ  

GLOBAL İNSANIN RENGİ OLMAZErgün Arıkdal

Aura, fizik bedenimizin etrafında çeşitli renk katmanları şeklinde bulunan bir ışınımdır. Işınım, adeta gökkuşağının renkleri gibidir. Gökkuşağının renklerinin vücudunuzun etrafını bir çember gibi sardığını düşünün; işte bu, sizin auranızdır. Yani aura, ruh ve beden ilişkisinden doğan çeşitli enerjetik alanların görünüşüdür. Her bir renk, bir enerjetik alana karşılık gelir. Ezoterik bilimlerde aura bu şekilde ifade edilmektedir. Fakat artık iş, sadece gizli bilimlere, batıni bilimlere kalmıyor. aura bugün özellikle Kirlian metodu adı verilen bir yöntemle ekran üzerinde görünebilecek hale getirilmiştir. Bu konuda sizlere Kirlian Fotoğrafçılığı adlı kitabı tavsiye ederiz. Bu kitapta Kirlian metotları, Kirlian enerjisi hakkında detaylı bilgiler verilmiştir.

Auranın renkleri elbette ki ruhun tekâmülü ile alâkalıdır çünkü her bir renk bir enerjetik alanın temsilcisidir. Yapılan çalışmalar neticesinde titreşim seviyesi yükselen renklerin beyaza doğru, renksizliğe doğru kaydığı ortaya çıkmıştır. Yani renkler en koyudan başlar ve turuncudan, sarıya çok çok açık sarılara kayarlar. Titreşim yükseldikçe renkler de beyazlaşır, çok yüksek titreşimlerde renkler tamamen beyazdır. Yani artık bir renksizlik hali oluşur ki, bu insanlar için sembolik olarak da kullanılmış, insanlara renksiz olmaya çalışmaları öğütlenmiştir. Halbuki insanlar başka türlü düşünüyorlar, herkeste illa bir renk arıyorlar. “Ortada mısın, sağda mısın, solda mısın?” diye soruyorlar ve herhangi bir taraftan olan için “Onun bir rengi var,” diye düşünüyorlar. Öte yandan renksizlik için de, “Hiçbir işe yaramayan bir insan. Sanki hiçbir fikri yok. Hiçbir ideolojiyi kabul etmemiş. İnsan mıdır, değil midir?” şeklinde fikirler üretiyorlar. Halbuki bunlar tamamen yanlış ifadelerdir. Hangi şey suyun duruluğu kadar iyidir? Samimiyet, sevgi, alâka, dostluk istediğimiz zaman “İnsan, bardağın içindeki su kadar berrak olmalıdır,” deriz. Yani hep çelişkili sözler sarf ederiz çünkü hem şeffaflığı yani renksizliği isteriz hem de insanlar renksiz olduğu zaman, “Ya, Allah Allah sen nasıl insansın? Hiç rengin yok. Yani insan bir taraftan olur,” deriz. Bize göre insan illa bir taraftan olmalı, globalleşmek olmamalıdır. İlla bir köşede bulunmamız lazımdır. Her şeyi köşeli olarak düşünmekten ileri gelir bu. Hep köşeler, sivrilikler, kuytuluklar halinde, illa bir köşede olacaksın.
Dairesel bir şeyde köşe olmadığı için globalleşmekte de renk yoktur. Global insanın rengi olmaz. O her yerdedir. Kim oraya bakarsa kendini görür veya o renksiz kimse baktığı zaman baktığı yerin rengini görür. Baktığını kendi gözlüklerinin rengi ile görmez. Renksizliğin anlamı da budur. Nereye bakıyor, nereyi müşahede ediyorsa, kendi gözlükleri renksiz olduğu için baktığı şeyi reel olarak görür. Ama siz gözünüze kahverengi, yeşil, mavi, mor, kırmızı takarsanız, muhakkak ki karşı taraftakinin rengi de karışık bir hale gelecektir. Onu orijinal haliyle tanıyamazsınız, anlayamazsınız. Anlayamadığınız için de insanları sevemezsiniz. Varlıkları, eşyayı sevemezsiniz, onlarla birlik olamazsınız. Ve bu da bizim ıstırap kaynağımızı teşkil eder.

Auranın renkleri, ruhun tekâmülü ile alâkalıdır. Fakat, aslında ruhen bütün varlıklar zaten gelişmiş durumda oldukları için ruhun tekâmülünden ziyade beden halindeki tekâmülden yani enkarnasyon tekâmülünden bahsetmek lazım. Enkarne olan varlığın o enkarnasyon içerisindeki eprövlerinin bir ifadesi olmak üzere, kendi varlığında meydana gelen enerjetik alanların renklerinde yani titreşimlerinde de farklılıklar olur. Bu titreşimler yükseldikçe renkler devamlı bir şekilde açık renklere doğru kayarlar. Bu tabiat kanunu gibi bir şeydir. Güneş o sebepten beyaz renktedir. Güneş ışığı beyaz bir ışıktır. Çünkü onun titreşim gücü diğer titreşimlerden çok daha yüksektir. Oradaki maddelerin titreşim gücü çok yüksek frekanslarda bulunduğu için, bize beyaz ışık tarzında gözükür. Bu bakımdan auranın renkleri de ruhun tekâmülü ile alâkalıdır.
Spiritüel Yaşamı Kullanmak İçin Beden Tanınmalıdır

Dünya üzerinde bedenlenmiş bir ruh varlığı olarak yeryüzündeki yaşama rağmen bütün özgürlüğümüzle spiritüel hayatımızı kullanmak isteriz. Yani bedene hâkim olmak isteriz. Ama buna karşılık, bedenin ne olduğunu bilmeyiz. Spiritüel yaşamın başarılı olabilmesi için öncelikle bedenin şartlarına uygun yaşayabilmeyi başarmamız gerekir.

Acaba bizler, her türlü hayati izlenimin ve tecrübenin dışında, spiritüel yaşamın çok değerli ve farklı bir yeri olduğunu nasıl anladık? Onun, hayatın akışı içindeki çeşitli formlara nazaran çok daha başka bir forma sahip olduğunu ne zaman kavradık? Hangi olay bizi o anda bulunduğumuz haletin diğer haletlerden çok farklı bir şey olduğunu ama aynı zamanda diğer haletleri de kendimizde barındırdığımızı hissettirdi?
Bizler hem diğer haletlerin farkında olan hem de bütün bunların üzerinde olan, onları sarmalayarak koruyan başka bir haleti de hisseden varlıklarız. Çoğunlukla duyularımızın, hislerimizin bize gönderdiği uyaranlarla hareket ederiz. “Acıydı, tatlıydı, sıcaktı, soğuktu” gibi yorumlar yaparız veya çeşitli hazlar, üzüntüler yaşarız. Bazen de öyle bir durum oluşur ki, duyularımızın bize getirmiş olduğu bir halet içinde bulunurken, birdenbire kendimizi bütün bunların dışında görüp, onlara hâkim olabilen bambaşka bir halete gireriz. Hem de bir an içinde.
Örneğin, bunu bir sevgi hamlesi içinde bulunduğumuz zaman fark ederiz. Normal olarak üzerimizde çok daha beşeri yani bedensel tepkilerle ilgili bir durum oluşturması gereken bir olay yaşarken, sevgi galip gelir ve biz hiçbir şey yapamayız, normalde vereceğimiz tepkileri veremeyiz. İşte diğer bütün hallerin üstüne çıkarak yaşadığımız bu hali, spiritüalitenin varlığını gösterir. Bu konuda hepimizin benzeri tecrübeleri olmuştur; içimizde nasıl bir kahredici duygu veya düşünce taşırsak taşıyalım, eğer varlığımızda güçlü bir sevgi etkisi korumayı başarabilmişsek, o bir imkân bularak başını çıkarıp bizim şuur alanımızı doldurur, manevî bir hayat kendiliğinden ortaya çıkar. Sevgi bütün fiziksel güçlerin, maddî etkilerin üstündedir, onlara hâkim durumdadır. Duyular sürdüğü sürece, bizi maddeye hâkim hale getiren o sevgiyi hissedebiliriz. Manevî hayatı ya da duyguları elde edebilmek için kendi varlığımız üzerinde, sistematik olarak pek çok gözlem yapmak zorundayız. Kuru kuruya, “ben spiritüel konuları çok severim, ruhsal sorunlar beni çok ilgilendirir,” demek spiritüel bir mizaca, spiritüel bir hayata uygun yaşadığımız anlamına gelmez. Zaten, spiritüel bir hayata uygun yaşamak mümkün değildir. Dünya şartları içinde yaşadığımız sürece, öncelikle o şartlara uygun bir şekilde yaşamayı başarabilmemiz gerekir. Bunları başaramadığımız sürece, sipiritüel yaşamın başarılı olması oldukça şüphelidir.

Çeşitli inançlarda, özellikle Uzak Doğu inançlarının kökeninin çoğunda, dünya hayatının çeşitli yöntemler kullanılarak kısmen veya tamamen terk edilebilmesi meselesi büyük bir ideal olarak ele alınır. Ancak her ne kadar bazı fikirler yumuşatılmışsa da, bu doktrinlerde ileri sürülen konu dünyadan nefret etmektir. Halbuki dünya kendisinden nefret ettiğimiz sürece bizi en fazla sıkan ve ele geçiren bir varlık haline gelir. Biz dünyadan nefret etme yöntemlerini, ondan ayrılma ve dünyasal her şeyden kopma yollarını kullanmaya başladığımız andan itibaren, dünyanın bizim üzerimizdeki baskısı geometrik bir şekilde artar. Çünkü insanın sorunu şudur: İnsan, kendi manevî hayatını alabildiğine hür olarak yaşayabilmek istediği beslemesine karşın, madde de onun bu isteğini yerine getirebilmek, bedensel zayıflıklarının kendisine ne kadar engel olduğunu gösterebilmek için bütün gücüyle insanın üzerine yüklenir.

Biz her ne kadar dünya üzerine bedenlenmiş bir ruh varlığı olarak yeryüzünde yaşıyor olsak da, spiritüel hayatımızı da bütün özgürlüğümüzle kullanmak isteriz. Yani bedene hâkim olmak isteriz. Hedefimiz bedenin bizim üstümüzdeki maddesel etkisini mümkün olduğu kadar sıfıra yaklaştırmak ve kendi irademizi kullanmaktır. Ama buna karşılık bedenin ne olduğunu bilmiyoruz. Söz konusu yöntemlerle bedenimizi yıkmaya, yere sermeye çalışıyoruz. Peki, bedenin görevi nedir? Ruh varlığı olarak kendimize göre bir plân kurmuşuzdur. Yeryüzüne geldiğimizde araç olarak bir beden kullanıyoruz. Gözlem yapıyoruz, birtakım etkiler alıyoruz, bu etkileri hem bulunduğumuz ortama yöneltiyoruz hem de bulunduğumuz ortamdan aldığımız etkileri kendi plânımıza, yani daha üst seviyedeki varlıklar sistemine yönlendiriyoruz. Görünüşte gayet güzel bir musluk vazifesi görüyoruz ama bu bedenin ne olduğunu bilmiyoruz. Bedenin sadece nakledici özelliğini kullanıyoruz. O halde bedeni tanımak için bedenin fonksiyonunu, bedenle kendi özümüz arasındaki ilişkiyi, ince ve kaba bütün bağları tam manasıyla anlayabilmemiz gerekir. İşte o zaman “kâmil insan” oluruz. Yoksa bedenden kurtulmanın yollarını aramak ya da bedensel her türlü hazdan nefret etmek, onları yok etmeye çalışmak, canlı varlığa asla gereken aydınlığı getirememiştir. Bu nedenle öncelikle bedeni tanımamız gerekir. Manevîyatın gelişmesinden önce fiziksel ortamı bilmeliyiz. Bedenin özelliklerini, içinde bulunduğu ortamın nasıl bir ortam olduğunu, zaman ve mekân bakımından bedenin ne gibi kesin ya da göreceli değerlere sahip olduğunu tanımalıyız. İki büyük gerçek olan doğum ve ölüm arasında geçen büyük maceradır bu... 
Dünyanın çok çeşitli yerlerindeki toplumlar kendilerine çeşitli önderler vasıtasıyla, ruhsal plânlar vasıtasıyla verilmiş olan bilgileri anlayarak ve onları uygulayarak birtakım sonuçlar elde etmeye çalışmışlardır. Beden gerçekte fizik evrenin mantal plâna (mantal plân, ruhsal enerjinin meydana getirmiş olduğu özel bir ara plân) en iyi şekilde uyum sağlayabildiği bir ortamdır. Fizik evrenin içinde var olan bütün yasalar, bütün tesir mekanizmaları, bir mikro evren olan insan bedeninde mevcuttur. Bütün yaratılış özü kendisinde var olduğu için, ruhsal enerjiyi de makro evrenden alır. İşte bedenin asıl özelliği, mikro evren ve makro evren olarak tek bir evren halinde önümüze çıkmış olmasıdır. Beden her iki evreni de temsil edecek güçtedir. İnsanın önce bedene karşı şuurlu bir saygısı ve sevgisi olması gereklidir. Bedeni sevmek, egoizm anlamına gelmez.
İslam öğretisinde insan bedeni için, “Tanrı’nın evi” sözü kullanılır. Bu, “Beden, Tanrı’nın insana hediye etmiş olduğu büyük bir nimettir,” anlamına gelir. Arkasından da “Kendinize zulmetmeyiniz,” ifadesi vurgulanır. Aslında kastedilen konu, insanın kendi bedeninin neleri yapabileceğini, bu bedenle neler elde edilmiş ve edilecek olduğunu bilebilmektir. Birçok inanç bunun farkına varmıştır. Fakat bu farkındalık her şeyde olduğu gibi bir özdeşleşme işine dönmüş, büyük bir amaç haline dönmüş, büyük bir amaç haline getirilmiş, ana fonksiyonu kaybedilmiştir. O küçük fonksiyonlu bilgi temel fonksiyon haline getirilmiştir. Buna “Yogi yolu” denmektedir. Yogi yolu, bedenin, içinde bulunduğu durumun dışına taşabilecek şekilde, aşırı faal hale getirilmesidir. Bir yoginin yapmak istediği budur. Bedenin gerçek yeteneklerini, gerçek gücünü ortaya çıkartarak ondan yararlanmaktır. Bu sayede spiritüaliteyi de genişletmek hedeflenmektedir. Bu tarz çalışmalarla bir yere kadar gelinir fakat bir de bakarız ki, spiritüalitenin yerine doğrudan doğruya bedene bağlanıp kalma eğilimi hâkim olmuş.

Hristiyanlık da kendine özgü bir yogizme sahiptir. İsa’ya benzemek için yapılan düşünce yoğunlaştırmaları buna örnektir. İsa’yı taklit etmek İsa’nın kendisi gibi olmaktan çıkmış, İsa’nın bedenindeki yaraların taklidine kadar gidilmiştir. Nitekim bazı azizlerin bedenlerindeki İsa’nın çarmıha gerildiği noktalarla aynı olan yerlerden kan akmaya başlamıştır. Burada spiritüaliteyi değil, doğrudan doğruya bedenle özdeşleşmenin devreye girdiğini görüyoruz. Denilebilir ki, “Bu, İsa’ya gösterilen sevginin bir tezahürüdür.” Ancak söz konusu sevgi maddeleşmiş bir sevgiye dönüşmüştür. Eğer tam bir gelişme sağlanmış olsaydı, İsa’nın taklit edilmemesi gerekirdi, İsa’laşmak gerekirdi.

Bedenin işlevini bilmeden spiritüaliteye ulaşmak mümkün değildir. Dinlerdeki ibadetlerin ana amacı, o ibadetlerle en yüce varlığa yaranmak değildir çünkü buna gerek yoktur. Önemli olan o insanların içsel halleridir, samimiyetleridir. Bu nedenle o şekiller herhangi bir anlam ifade etmezler. İnsanların en yüce bildikleri varlığa karşı yapmış oldukları çeşitli hareketlerin asıl sebepleri üzerinde durmak gerekir. Yüce Varlık, o hareketlere bakarak insanları teşhis etmez, “Çok uyumlu, çok düzenli namaz kılıyor,” demez. Özü anlamak, o ibadetin insana kazandıracağı spiritüel gücün nasıl olması gerektiğini bilmek gerekir. İbadet, insanı bir yere götürmelidir.

Beden, mikro ve makro evreni bir arada temsil eden, yaratılış düzenine en uygun ölçülerde meydana getirilmiş bir araçtır. Bedenin kendine özgü çok büyük yasaları vardır. Uzak Doğu öğretilerinde ortaya çıkan bazı bedensel noktaları ve değiştirici bölgeleri belki “yasalar” olarak ele alabiliriz. Bedendeki bütün titreşimsel seviyeleri değiştirerek tek bir amaca konsantre ettiğimizde, ne istiyorsak o olur. Bedenimizde ne istiyorsak onu yapabiliriz. Varlığın tahayyülüne bağlı olduğu için şeklimizi değiştirebiliriz. Yerimizi ve mekânımızı da değiştirebiliriz. 21. yy. insanının öğreneceği şeylerden biri de, kendi bedenini istediği yere nakledebilmek, bedeni değiştirebilmektir. Bedenini değiştiren insanların ilk yapacağı şey, bedendeki dejenere edilmiş bölgelerin rejenere edilmesidir. Varlık kendisini iyileştirme özelliğine ancak kendi spiritüalitesini tanıdığı zaman sahip olacaktır ve böylece beden üzerinde kullanmak üzere birtakım avantajlar ortaya çıkacaktır. Büyük değişimle birlikte, varlığın kendi özü hakkındaki bilgisi genişlediği zaman, bedeni üzerindeki hakimiyeti de birdenbire artacaktır. Bir yaranın iyileşmesi artık bir hafta sürmeyecektir. Filipinler’de yapılan ameliyatlar buna bir örnektir. Bedensel yenilemeler ömrün yenilenmesi demektir. Vücudun sağlam hale getirilmesi, fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmesi demektir. Örneğin, 120 yaşındaki bir insanın yüz metreyi on saniyede koşması normal karşılanacaktır. Bu özellikler zaten insan varlığının yapısında mevcut durumdadır. Bunlar, fiziksel enerjiyle ruhsal enerjinin bir araya getirmiş oldukları temel yapıda mevcut özelliklerdir. Onları kullanıp kullanmamak ise, ona enkarne olmuş varlığın bileceği bir şeydir. Hiçbir şey yeniden ihya edilmiyor. Üzerini kirlettiğimiz cevherin altından çok şeyler çıkacaktır ve çıkıyor. İnsan bedeni çok yüksek bir cevherle yüklüdür; bedenin yapısı, ruhuna eşlik edebilecek bir durumdadır.

İnsanoğlu fizik evreni keşfederken dünyayı da geliştirmiştir. Gerçi bu keşif sırasında yeryüzüne bazı zararlar verilmiştir ama başka çaresi de yoktu. Kömürü, petrolü, nükleer enerjiyi tanımak için onlarla haşır neşir olmak gerekirdi. Elbette bu arada bazı kazalar da olmuştur ama dünya, verdiğinin yanında çok da almıştır. Şu son siklus içinde dünya maddesinin bu derece derinine inebilmek her varlık grubunun nasibi değildir. Bu nedenle günümüzde yaşayan altı milyar insan, oldukça gözü pek insanlardır. Evrenin pek çok yerinde elde etmiş oldukları bilgileri getirip burada işbirliği halinde kullanmaktadırlar. Her ne olursa olsun, insanlık büyük bir dayanışma halindedir.

Bizler, dünyanın gelişimine çok hizmet ettik. Dünya da her şeyiyle canlı bir varlıktır. Bizim bedenimiz de dünya malıdır. Onun bize sağlamış olduğu araçlar vasıtasıyla onun gelişmesine yardım ediyoruz. Çünkü ruh varlığı bütün varlık sistemlerinin anasıdır. Ruh enerjisinin girmediği bir şey var olamaz. Bir şeyin var olması için, ruhsal enerji vasıtasıyla aşılanması gerekir. Her şeyin varlığı ruh varlığına bağlıdır. 
İlk yaratılan, Varlığın tek yarattığı nesne, ilk hareketi meydana getiren, doğrudan doğruya ruhsal enerjidir. Ruhsal enerjinin içinde tasavvur edeceğimiz veya edemeyeceğimiz her şey vardır.

Vicdandan Küresel Anlayışa
Vicdan, insanların tekâmül etmesi için ilk basamak görevini görür. Vicdan, insanın kendini tanımasına yardımcı olan bir denetleme ve kontrol sistemidir. Varlıktaki bilgiyi ve bilginin tatbikatını kontrol edebilmek açısından büyük bir önemi vardır. Bilginin kontrolünün ilk aşaması vicdanla olur. Sonra bilgi geliştikçe yani varlıkta, yapılan vicdani tatbikatlar sonucunda bir kuvvet, bir meleke, bir maharet oluştukça, vicdan yavaş yavaş geriye çekilir. O zaman bilgi kendi kendini denetlemeye başlar. Bilgiyle yaşamak isteyen biri, bildiğinin kendi şuuru tarafından belli bir anlayış seviyesi içerisinde ele alınmasını sağlamak zorundadır. Vicdanınız sizin duygusal anlayışınızı geliştirir, artırır. Bu, duygusal anlayıştır. Bir çeşit küresel anlayış gibidir.

Ne var ki, küreselliğin içerisinde biri pozitif diğeri ise negatif olmak üzere iki ayrı yön vardır. Oysa vicdan yerine bilgi geçince, boyutlar bilgiye paralel olarak artmaya başlar. Bir top düşünün. Topun herhangi bir ekseni var mıdır? Yani şurası üstü, burası altı diyebilir miyiz? Çevirdikçe altı üst, üstü de alt olur. 360 derece içerisinde 180 tane üst, 180 tane alt vardır. İşte eğer kendimizi geliştirmek istiyorsak, böylesine yüksek bir anlayış seviyesine tırmanmak için gayret göstermeliyiz. Burada ifade edilen küresel düşünüş içerisinde, her şeyi zıddıyla düşünmek zorundayız. Bir problemi çözmek için kullanabileceğimiz belki de beş ayrı yol vardır. Bütün bu yolları düşünebilmek alışkanlığını kazanan bir varlık, çok hızlı bir şekilde tekâmül eden bir varlıktır. Artık onun yeri dünya değildir. Bir şeyi dört-beş yönüyle düşünmeye başlayan insan, bir anlamda deha sahibidir. Einstein’ın bütün özelliği buydu. Her şeyi global, küresel düşünürdü. Kendini kürenin merkezine koyuyor ve her tarafta her şeyi görüyordu. Bakışı asla lineer değildi.

Bu ifadeyi şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Tren ve uçakla yolculuk yapan iki kişiyi ele alalım. Uçakta giden kişi, ufkunun daha geniş olması nedeniyle o anda çok çeşitli yönler, sebep ve sonuçlar görüp izleyebilir. Aynı anda hem treni görebilir hem de öbür tarafta giden otobüsü izleyebilir. Dağın arkasından geçmekte olan diğer treni de fark eder. Bu tarafta sürüleri, öbür tarafta çok çok ilerdeki yağmur bulutlarını da görebilir. Uçaktaki kişi bunların hepsini hemen hemen aynı anda izlemektedir. Bu durum bir tür küresel anlayışa sahip olunduğunun bir göstergesidir. Ama trende özellikle de bir kompartmanda yolculuk eden ve sürekli olarak yanındaki arkadaşıyla konuşup kağıt oynayan bir kişi hiçbir şeyi görmüyordur. Trenin penceresinin önünden hızla geçen birkaç ağaç, birkaç direk, belli belirsiz fark ettiği şeyler olacaktır ve yolculuk boyunca neler izlediğini sorduğunuzda da “Vallahi bilmemki, ben devamlı kağıtlarla meşguldüm. Yanımızdan, yöremizde geçen şeylere pek dikkat etmedim, yoksa istasyona mı geldik? Gel inelim de bakalım, pek susadım,” demesi de tabidir. Oysa ufku geniş olan uçaktaki diğer yolcunun anlatacağı birçok şeyi olacaktır. Kendi koltuğunda, kendi yerinde kalmak insanın şanına yakışmaz. İnsan, bunun için insan değildir. O zaman yer minderi olmak daha iyidir. Hareketsizliği ve sakinliği benimsedikçe insan olmaya ne gerek var ki?

İnsan olduysak, işin içinde yüksek bir boyut farkı, bir şuur farkı, bir anlayış farkı var demektir. O halde insan ölünceye kadar bilgiyi aramak zorundadır. Bilgiyi aramak ise bir kitabı şaşı oluncaya kadar okumak değil, o uçak gibi bütün olayların üzerinde gezmek, parende atmaktır.
Hayatın içindeki bilgiyi kendimize katmak için, mevcut olan her şeyi görüp tanımak, anlamına gelir. Bunu büyük bir sevgiyle yapmak, her görüş ve anlayıştan sonra da Tanrı’ya şükretmek çok önemlidir. Teşekkür etmek gereklidir çünkü birçok şey sizin için yazılmış, size bırakılmıştır. “Bu benim hakkımdır efendim,” demek anlamsızdır. Eğer hakkın Adalet Yasaları’na göre oluşması insanların verdiği hakka kalmış olsaydı, dünyanın yarısı çoktan birbirini boğazlardı. Çünkü dünyadaki hak, kuvvetliyle zayıf arasındaki mücadeleden doğar. Herkes zannediyor ki, koyduğumuz kanunlarla insanların haklarını müdafaa ediyoruz. Hakkı Yukarısı koruyor, onları da vesile yapıyor, bahane ediyor. Bundan sonraki aşamada, insanlık bu gerçekleri öğrenecek ve gerçek hakkı kim alır, kim verir, onu görecektir. İnanç ve edebiyatın dışında, bilgi olarak, gerçek olarak, fenomen olarak bunlar görülecektir.

İnsanlık büyük bir değişimin eşiğindedir...

Başa Dön


İNSAN VE EVRENDE SAKLI DÜZEN,İsmet Yalçın

Bilim adamları insan beyninin holografik bir sistemle çalıştığını ifade etmektedirler. Bu konuda öncü çalışmaları bulunan Dr. Pribram, beynin holografik bir yapısı olduğu ihtimalini öne sürdüğü ilk makaleyi 1966'da yayımladı ve daha sonraki yıllarda bu düşüncesini geliştirmeye ve arıtmaya devam etti. Bu arada diğer araştırmacılar onun bu kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardı; böylece, hafızanın ve görme duyumunun, beynin içinde yaygın durumda bulunan yapısının holografik modelle açıklanabilen tek nörofizyolojik bilmece olmadığı çabucak anlaşıldı.
Holografi, beynimizin ufacık bir alana bu denli çok anıyı nasıl sığdırabildiğini de açıklamaktadır aynı zamanda. Büyük fizikçi ve matematikçi John von Neumann bir keresinde ortalama bir insan yaşamı boyunca beynin 2.8 x 1020 (280.000.000.000.000.000.000) bilgi parçası depolamakta olduğunu hesaplamıştı. İşin ilginç yanı, hologramların da şaşırtıcı bir bilgi depolama kapasitesine sahip olmasıdır. Üzerine iki lazer ışığı düşürülen bir film parçasının yüzeyine, bu ışınlarda ufak bir açı değişikliği yapılmasıyla birçok farklı imgeyi kaydetmek olasıdır. Bu biçimde filme kaydedilmiş herhangi bir imge, o film parçası kaydı yapan iki lazer ışınıyla aynı açıda tutulan bir lazer ışınıyla aydınlatıldığında yeniden oluşabilmektedir. Bu yöntemi kullanan araştırmacılar, iki buçuk santimetre karelik bir film parçasının elli kalın ciltli bir kitabın kapsadığı miktarda bilgiyi depolayabildiğini hesaplamışlardır.

Hatırlama ve Unutma Yeteneğimiz
Yukarıda ifade ettiğim sayısız imgeler barındıran holografik film parçaları aynı zamanda hatırlama ve unutma yeteneğimize de bir açıklama getirebilmektedir. Bir lazer ışınına tutulan bu tür bir film parçasını ileri geri oynatacak olursak bu filmin içerdiği çeşitli imgeler parıltılı bir akış içinde belirir ve kaybolur. Hatırlama yeteneğimizin de, bir film parçası üzerinde parıldayan bir lazer ışınının belirli bir imgeyi çağırmasına benzer bir olgu olabileceği öne sürülmüştür. Aynı biçimde, bir şeyi hatırlayamadığımız zaman da bu durum, sayısız imgeler taşıyan bir film parçası üzerinde parlayan çeşitli ışınların, doğru açıyı bulamadıkları için aramakta olduğumuz imgeyi/hatırayı oluşturamamasına benzetilebilir.
Pribram, holografik modelin aynı zamanda, öğrenmiş olduğumuz becerileri bedenimizin bir bölümünden diğerine aktarma yeteneğimize de ışık tuttuğuna inanıyor. Şimdi oturduğunuz yerde bu makaleyi okurken, sol dirseğinizi kaldırıp ilk adınızı havada yazmayı deneyin. Belki bunun oldukça kolay bir iş olduğunu göreceksiniz ama bu büyük ihtimalle daha önce denemediğiniz bir şey olmalı. Bu size şaşırtıcı bir yetenek gibi gelmeyebilir, ancak klâsik görüşe göre beynin çeşitli bölgeleri (örneğin dirseğinizin hareketlerini yöneten bölgesi) birbirleriyle doğrudan bağlantılı hâldedir, diğer bir deyişle, bu bölgeler belirli hareketleri ancak bu hareketleri yineleme yoluyla öğrendikten sonra beyin hücreleri arasında kurulabilen uygun sinirsel birleşimler sonucunda yapabilmektedir ve bu tam bir bilmecedir. Pribram'a göre, eğer beyin, yazı yazmak gibi öğrenilmiş becerilerin anıları da içinde olmak üzere tüm anılarını, girişim yapabilen dalga formlarından oluşan bir dile dönüştürebiliyorsa, durum daha anlaşılır olacaktır. Böylesi bir beyin tasarımı çok daha esnek olacaktır ve hünerli bir piyanistin bir şarkıyı bir tondan diğerine transpoze edebilmesi gibi depoladığı bilgileri kolaylıkla dolaştırabilecektir.

Aynı esneklik, tanıdık bir yüzü nasıl olup da hangi açıdan bakarsak bakalım hemen hatırlayabildiğimizi de açıklamaktadır. Yine aynı biçimde, beyin, bir yüzü (ya da başka bir nesneyi ya da sahneyi) bir kez belleğine kayıtlayıp onu dalga formlu bir dile dönüştürdü mü, bu içsel hologramı bir anlamda evirip çevirip, onu dilediği perspektiften bakarak inceleyebilir.

Hologramın Matematiksel İfadesi
Hologramın gelişimini sağlayan kuramlar ilkin 1947'de Dennis Gabor tarafından formüle edilmişti. Oysa, Gabor hologram düşüncesini ilk ortaya attığında lazerleri düşünmemişti. Onun amacı o sıralarda ilkel ve kusurlu bir araç olan elektron mikroskobunu geliştirmekti. Onun konuya yaklaşımı matematiksel olmuştur, kullandığı matematikse, on dokuzuncu yüzyılda Fransız Jean B. J. Fourier tarafından geliştirilmiş bir hesaplama yöntemiydi.

Fourier'in geliştirdiği yöntem, kabaca söylemek gerekirse, ne denli karmaşık olursa olsun herhangi bir deseni, basit dalgalardan oluşan bir dile dönüştürmekti. Bu dalga formlarının orijinal desene yeniden nasıl dönüştürülebileceğini de göstermişti. Diğer bir deyişle bu işlem, bir televizyon kamerasının herhangi bir imgeyi elektromanyetik frekanslara dönüştürmesi ve daha sonra bir televizyon setinin bunları yeniden orijinal imgeye çevirmesine benziyordu; Fourier benzer bir sürecin matematiksel olarak nasıl oluşturulabileceğini göstermişti. İmgeleri dalga formlarına dönüştürmek için kullandığı dengeleme sistemine Fourier Dönüşümü adı verilmişti.

Fourier dönüşümleri, Gabor'un bir nesnenin resmini holografik bir film parçasının üzerindeki bulanık girişim desenlerine dönüştürebilmesini ve bu girişim desenlerini yeniden orijinal nesnenin imajına dönüştürecek bir yol geliştirebilmesini sağladı. İşin aslında, hologramın her bir parçasının içerdiği özel bütün, herhangi bir imge ya da desenin Fourier'in dalga boyları diline çevrilmesiyle ortaya çıkan bir yan üründür.

Dansçının Dalga Formu Olarak Görünümü
Ancak, Pribram'ın açığa çıkarttığı bulgulardan en ilginç olanı Rus bilim adamlarından Nikolai Bernstein'in fiziksel hareketlerimizin bile beyinlerimizde Fourier'in dalga formlarıyla kayıtlanmakta olduğunu ortaya koyması olmuştur. 1930'da Bernstein bazı kişilere bedenlerine oturan siyah tulumlar giydirdi ve dirseklerini, dizlerini ve diğer eklemlerini beyaz noktalarla boyadı. Sonra bu kişileri siyah fonlar önüne yerleştirerek dans ederken, yürürken, sıçrarken, çivi çakarken, daktilo yazarken vb. fiziksel eylemlerde bulunurken filme çekti.

Filmi banyo ettiğinde perdede yalnızca çeşitli karmaşık ve akıcı hareketler yapan beyaz noktalar belirdiğini gördü . Buluşlarını nicelendirmek için bu farklı nokta dizilerini Fourier çözümlemesinden geçirdi ve onları dalga formlarına çevirdi. Dalga formlarının, deneklerinin bir sonraki hareketlerini çok küçük bir farkla önceden görebilmesine olanak veren bazı gizli desenler içermekte olduğunu büyük bir şaşkınlıkla gördü.
Pribram Bernstein'ın çalışmasıyla karşılaşınca, onun neyi ima ettiğini derhal algıladı. Bu gizli desenlerin Bernstein'ın yaptığı Fourier çözümlemesinden sonra ortaya çıkışının nedeni belki de bu hareketlerin beyin içinde bu biçimde depolanmakta oluşu yüzündendi. Bu çok heyecan verici bir olasılıktı, çünkü eğer beyin, hareketleri kendi frekans öğelerine bölerek çözümlüyorsa, bu durum, birçok karmaşık fiziksel deneyimi nasıl böyle çabucak öğrenmekte olduğumuzu açıklayabilirdi. Örneğin, bisiklete binmeyi öğrenirken bu süreci en küçük parçasına dek algılayabilmek için beynimizi zonklayıncaya kadar zorlamıyorduk. Bu akıp giden eylemin tümünü kavrıyorduk. Eğer beynimiz bilgiyi parça parça, birer birer depoluyor olsaydı, birçok fiziksel eylemi böylesi akıcı bir bütünlük içinde nasıl öğrenmekte olduğumuzu açıklamak çok zor olacaktı. Ancak, beynimiz bu gibi deneyimleri Fourier çözümlemesiyle algılıyor ve bunları bir bütün olarak emiyorsa bu durumu anlamak çok daha kolay olacaktır.

Evren Bir Hologramdır
Bu hayranlığı anlamak zor değildir. Fizikçilerin atomlardan oluşan şeylerin iç derinliklerinde buldukları o yeni ve garip dünya, Marco Polo'nun ayak basmış olduğu yerlerden çok daha büyüleyiciydi. Bu denli heyecan uyandırmasının nedeni ise, bu yeni dünyayla ilgili her şeyin geçerli mantık ve sağduyuya ters düşmekte olmasıydı. Burası doğal dünyanın bir uzantısı değildi; sanki büyü yoluyla yönetilen bir ülkeydi; mistik güçlerin geçerli olduğu ve mantıksal olan her şeyin uyuya kaldığı bir Alice'in Harikalar Ülkesi'ydi.

Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı buluşlarından biri de şuydu: Bir maddeyi en küçük parçalarına varıncaya dek parçalayacak olursanız, sonunda öyle bir nokta geliyordu ki, bu parçacıklar -elektronlar, protonlar vb.- artık o nesnenin ayırt edici özelliğini taşımaz oluyordu. Örneğin, çoğumuz için bir elektron ufak bir küre ya da fırıl fırıl dönen bir havalı tüfek saçmasıdır, ama bilinen gerçekliğin sınırlarını hiçbir şey aşamaz. Ancak, bir elektron bazen yoğun, ufak bir parçacıkmış gibi davranırsa da, fizikçiler onun aslında sözcüğün tam anlamıyla hiçbir boyuta sahip olmadığını görmüşlerdir. Bu, bizim için hayal edilemeyecek bir şeydir, çünkü bizim varlık düzeyimizdeki her şeyin boyutları vardır. Ancak yine de bir elektronun genişliğini ölçmeye kalkışırsanız, bunun olanaksız bir iş olduğunu görürsünüz. Basitçe söyleyecek olursak, bir elektron, bizim anladığımız anlamda bir nesne değildir.

Fizikçilerin başka bir buluşu da, elektronların bazen bir parçacık, bazen de bir dalga olarak belirmekte oluşudur. Bir elektronu kapalı bir televizyonun ekranına çarptıracak olursanız, ekran camını kaplayan fosforsu kimyasal maddenin üzerinde ufak bir ışık noktası belirecektir. Elektronun ekran üzerinde bıraktığı o tek nokta, onun doğasındaki parçacık benzeri yönü açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak elektronun olabileceği tek biçim bu değildir. O aynı zamanda, lekemsi bir enerji bulutu içinde eriyerek uzaya yayılmış bir dalga gibi davranabilir. Elektron bir dalga biçiminde ortaya çıktığında hiçbir parçacığın yapamayacağı şeyleri yapabilir. Onu üzerinde iki yarık bulunan bir engele fırlatacak olursanız, her iki yarığın da içinden aynı anda geçtiğini görürsünüz. Hatta, dalga benzeri elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim desenleri oluştururlar. Sözün kısası elektron, folklorik inançlardan fırlamış bir "şekil-değiştiren" gibi bazen bir parçacıktır, bazen de bir dalga.

Bukalemunu hatırlatan bu yetenek tüm atomaltı parçacıklar için geçerlidir. Aynı zamanda bu durum, bir zamanlar yalnızca dalga oldukları kabul edilen her şey için geçerlidir. Işık, gama ışınları, radyo dalgaları, röntgen ışınları; bütün bunlar dalga biçiminden parçacık biçimine dönüşüp yine dalga biçimine geri dönerler. Günümüzde fizikçiler atomaltı fenomeninin yalnızca dalga ya da yalnızca parçacık olarak sınıflandırılamayacağına inanmaktadırlar, ancak bu şeyler tek bir kategoride toplanmak istenirse, her nasıl oluyorsa, hem parçacık hem de dalga olduklarını söylemek gerekir. Bu şeylere topluca, kuanta adı verilmektedir ve fizikçiler bunların tüm evreni oluşturan temel madde olduğuna karar vermiştir.

Bütün bu anlatılanların en şaşırtıcı yönü ise, kuanta'nın, yalnızca kendilerine baktığımız zaman parçacık olarak görünmekte olduğu konusunda inandırıcı kanıtlar bulunmasıdır. Örneğin, bir elektronun gözlenmediği süre içinde bir dalga biçiminde belirdiğine işaret eden deneysel bulgular vardır. Fizikçiler bir elektronun gözlenmediği süre içinde nasıl davranmakta olduğunu anlayabilmek için bazı kurnazca stratejiler geliştirmiş ve sonuçta böyle bir kanıya varmışlardır. Bu görüşün, elde edilen kanıtların yorumlarından yalnızca biri olduğuna dikkati çekmek gerekir. Tüm fizikçiler aynı görüşte değildir, Bohm'un kendisi de olaya daha farklı bir yorum getirmiştir.

Yine, bu durum doğal dünyada karşılaşmaya alışkın olduğumuz davranış biçimlerinden çok, sihirli bir olaya benzemektedir. Yalnızca baktığınız zaman bir bowling topu biçiminde beliren bir bowling topuna sahip olduğunuzu düşünün. Bowling sahasının her yerine talk pudrası serptikten sonra böyle bir "kuantum" topunu hedeflere doğru yuvarlayacak olursanız, top ona baktığınız süre içinde tek bir çizgi çizerek ilerleyecektir. Ama o ilerlerken gözlerinizi kırpacak olursanız, kendisine bakmadığınız o bir iki saniye içinde bowling topununun düz bir çizgi değil de, bir çöl yılanının yan yan kum üzerinde ilerlerken bıraktığı orak biçimli dalgalara benzer izler bırakmış olduğunu görürsünüz .

Bu durum bir kuantum fizikçisinin, kuanta'nın ancak kendisine bakıldığında parçacığa dönüştüğü yolundaki ilk kanıtla karşılaşmasına benzer. Bu yorumu destekleyenlerden biri olan fizikçi Nick Herbert, bazen, arkasını döndüğünde dünyanın her zaman "kökeni belirsiz ve amaçsızca akıp duran bir kuantum çorbası" olduğu duygusuna kapıldığını söylemiştir. Ama ne zaman yüzünü çevirecek olsa, dünya yeniden her zamanki gerçekliğine dönüşüyordu. Bu durumun bizi biraz, ipeğin dokunuşunu hiçbir zaman duyumsayamayan ve dokunduğu her şeyi altına dönüştürdüğü için hiçbir insan eline dokunamayan efsanevî kral Midas'a benzettiğini düşünüyor Herbert. "İnsanoğlu da tıpkı aynı biçimde kuantum gerçekliğinin dokusunu asla deneyimleyemez," demiştir, "çünkü dokunduğumuz her şey maddeye dönüşüyor.”

Bohm ve Karşılıklı Bağlantılar
Kuantum gerçekliğinin David Bohm'un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguları arasındaki garip bir karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır. En şaşırtıcı olanı ise diğer fizikçilerden çoğunun bu olguya fazla önem vermemiş olmasıydı. İşin aslında, öylesine dikkat çekmemişti ki, karşılıklı bağlantı olgusunun sonradan en ünlenmiş örneklerinden biri, bir kuantum fizikçisinin temel görüşleri içinde birkaç yıl hiç farkına varılmadan gizlenmişti.

Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucularından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr'a aitti. Bohr'a göre, eğer bir atomaltı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin bir anlamı yoktu. Bu görüş, birçok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünkü bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr'un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein'dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç de memnun değildi. Bohr'un, gözlemlenmediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilmeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünkü bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulgularıyla birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken bir atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve bir pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron, elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki "foton" kuantasına ayrışır ve birbirine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçiminden diğer bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, her zaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler. (Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

Zamanla fizikçilerin çoğu Bohr'u haklı bulmuş ve onun yorumunun doğru olduğuna karar vermiştir. Bohr'un zaferine katkıda bulunan olgu, kuantum fiziğinin, fenomenleri önceden haber vermek konusunda son derece gösterişli başarılar elde etmiş olmasıdır, fizikçilerin pek azı bu yorumun bazı yönlerden yanlış olabileceği olasılığını dikkate almıştır. Buna ek olarak, Einstein ve arkadaşları ikiz parçacıklar hakkındaki önermelerini yaptıkları sırada teknik olanaklar ve diğer bazı nedenler bu konuda deneyler yapılabilmesini engelliyordu. Bu durum, onların yenilgilerini kolaylaştırmış oldu. Bohr bu önermesini, ileride göreceğimiz gibi, Einstein'ın, kuantum kuramına karşı yaptığı saldırıyı karşılamak amacıyla oluşturmuş olmasına karşın, ne gariptir ki, Bohr'un atomaltı sisteminin bölünemez olduğu yolundaki görüşü, gerçeğin doğasıyla ilgili olarak çok derin imalarda bulunmuştur. Gülünçtür ama, bu imalar da görmezden gelinmiş ve karşılıklı bağlantı konusunun içerdiği önem bir kez daha hasır altı edilmiştir.

Canlı Bir Elektron Denizi
Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm da Bohr'un önermesini kabul etmiş ama Bohr'un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. Pennsylvania Devlet Kolejinden mezun olduktan sonra, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ne girmiş ve 1943'de doktorasını almadan önce, Lawrence Berkeley Radyasyon Lâboratuvarında çalışmıştı. Orada, kuantumlar arası karşılıklı bağlantının çarpıcı bir örneğiyle karşılaştı.

Bohm, Berkeley Radyasyon
Laboratuvarı'nda plâzma üzerine bir çalışma yapıyordu. Bu çalışması ileride kendi konusundaki kilometre taşlarından biri olarak kabul edilecekti. Bir plâzma, yüksek yoğunlukta elektronlar, pozitif iyonlar ve pozitif yüklü atomlar taşıyan bir gazdır. Bohm, elektronların bir plâzma içine girer girmez bağımsız davranış biçimlerini bırakarak daha geniş bir bütünün, karşılıklı bağlantı içinde bulunan parçalarıymış gibi davrandıklarını şaşkınlıkla gözlemledi. Gelişigüzel bireysel eylemler içindeymiş gibi görünmelerine karşın, sayısız elektron bir arada şaşılacak kadar iyi örgütlenmiş etkiler üretebiliyordu. Plâzma, sanki amip türü bir yaratıkmış gibi, sürekli olarak kendisini yeniliyor ve tüm kirlilikleri-biyolojik bir organizmanın yabancı bir varlığı bir kist içinde toplamasına benzer biçimde- bir duvar içine alıyordu. Bu organik nitelikler Bohm'u o denli şaşırtmıştı ki, sonradan sık sık, bu elektron denizinin "canlı" olduğu izlenimine kapıldığını söyledi.

Bohm, 1947'de Princeton Üniversitesi'nde yardımcı profesör olarak çalışması için yapılan öneriyi kabul etti-bu kendisine ne kadar değer verildiğinin bir işaretiydi- ve orada metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley'de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley'de incelediği plâzma gibi, bunlar da artık birbirinin ne yapacağını bilen iki parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama, tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçacıklardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yaptığını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kolektif davranış biçimlerine plâzmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

Yeni Bir Tür Alan ve Lincoln'ü Öldüren Kurşun
Einstein'le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr'un yorumuna alternatif olabilecek işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığı zaman da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca, Bohr'un dokunulmaz duvarının altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-altı düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyel alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı. Ancak yer çekimli alanların, manyetik alanların ve diğerlerinin tersine, bu alanın etkisi aradaki uzaklıklardan ötürü azalmıyordu. Bu alanın etkisi karmaşık ve hemen hemen fark edilmez düzeydeydi.

Bohm yazdığı kitabında, bilimin nedenselliğe bakışının da oldukça sınırlı olduğunu öne sürdü. Birçok sonucun yalnızca bir ya da birkaç nedeni olduğu varsayılıyordu. Ancak Bohm'a göre, bir sonucun sonsuz nedeni olabilirdi. Örneğin, herhangi bir kimseye Abraham Lincoln'ün ölümüne neden olan şeyin ne olduğunu soracak olursak, büyük olasılıkla John Wilkes Booth'un silâhından çıkan kurşunu neden göstereceklerdi. Ancak Lincoln'ün ölümüne katkıda bulunan tüm nedenleri kapsayan eksiksiz bir listenin, silâhın gelişimine yol açan tüm olayları, Booth'da Lincoln'ü öldürme isteği uyandıran tüm etkenleri, insanoğlunun gelişimini, elinin bir silâh tutma yeteneğini kazanmasına olanak veren tüm basamaklara dek her şeyi sıralaması gerekirdi. Bohm kişinin, herhangi bir sonuca yol açan engin nedenler çağlayanını çoğu kez görmezden gelebileceğini kabul ediyordu; ancak, hiçbir neden-sonuç ilişkisinin evrenin bütününden asla ayrılamayacağı gerçeğini akılda tutmanın bilim adamları için taşıdığı önem üzerinde duruyordu.

Mekânsızlık 
Yaşamının bu döneminde Bohm, kuan-tum fiziğine getirdiği alternatif yaklaşımını geliştirmeyi sürdürdü. Kuantum potansiye-linin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klâsik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayrılmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klâsik bilim, tüm bir sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görünüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr'un, atomaltı parçacıkların bağımsız "şeyler" olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu da öne sürüyordu.
Bu görüş aynı zamanda, plâzma içindeki elektronların nasıl olup da, parçalarının birbirleriyle bağlantılı olduğu bir bütün gibi davranmakta olduklarını da açıklıyordu. Bohm'un dediği gibi, böyle "elektronların ortalığa saçılmamaları, kuantum potansiyeli yoluyla tüm sistemin, örgütlenmemiş bir kalabalıktan çok bale dansçılarınınkine benzer eşgüdümsel bir hareket içinde oluşları yüzündendi." Yine, "elektron eylemlerinin böylesi bir kuantum bütünselliği içinde olması bir makinenin, parçalarının biraraya getirilmesi suretiyle sağlanan birliğinden çok, canlı bir varlığın parçaları arasındaki örgütlü birliğe çok daha yakındır." diye yazıyordu Bohm.

Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde nesnelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm'un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin geçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe "mekânsızlık" adını veriyorlar.
Kuantum potansiyelinin bu "mekânsızlık" görünümü Bohm'un, ikiz parçacıklar arasındaki ilişkiyi, herhangi bir şeyin ışık hızından daha hızlı hareket etmekte olduğunu ileri sürerek şu ünlü görecelik (rölâtivite) yasağını çiğnemesine gerek kalmadan açıklayabilmesine olanak verdi. O, bu durumu şöyle açıklıyordu: Bir akvaryumun içinde yüzen bir balığı düşünün. Ayrıca, daha önce hiçbir akvaryum ve balık görmemiş olduğunuzu da kabul edelim. Bunlar hakkındaki bilgiyi iki televizyon kamerası aracılığıyla ediniyorsunuz. Bu kameralardan biri akvaryumun önüne, diğeri de yan tarafına yerleştirilmiş olsun. Bu iki kameranın monitörlerine baktığınızda, ekranlarda görmüş olduğunuz balıkların iki ayrı balık olduğunu düşünebilirsiniz. Kameralar farklı açılarda yerleştirilmiş olduğu için, görüntüledikleri imgeler de biraz farklı olacaktır. Ancak izlemeyi sürdürdüğünüz takdirde, sonunda iki balık arasında bir ilişki olduğunu fark edersiniz. Birisi dönünce, diğeri de biraz farklı ama diğeriyle uyumlu bir dönüş içinde olacaktır. Birisi önden göründüğünde, diğeri yandan görünecektir vb. Eğer durumun tümüyle farkında olmadığınızı düşünecek olursak, balıkların birbirleriyle anında iletişim kurdukları gibi yanlış bir kanıya sahip olabilirsiniz, ama durum böyle değildir. Burada hiçbir iletişim yoktur, çünkü daha derin bir gerçeklik düzeyinde, akvaryumun gerçeklik düzeyinde, iki balık da aslında bir ve aynı balıktır. Bir pozitronyum atomu çözüldüğü zaman ortaya çıkan iki foton söz konusu olduğunda ise, parçacıklar arasında olup biten şey özellikle budur.
Gerçekten de durum böyledir, çünkü, kuantum potansiyeli uzayın her yanını kapsar ve tüm parçacıklar birbirleriyle mekânsızlık içinde karşılıklı bağlantı içindedir. Üstüne üstlük Bohm'un geliştirmekte olduğu gerçeklik imgesi, uzay boşluğunda hareket eden birbirlerinden ayrı atomaltı parçacıklarından oluşmuyordu, tam tersine, her şey bölünmez bir ağın parçalarıydı ve içinde hareket eden madde kadar gerçek ve zengin süreçlerle dolu bir uzay tarafından içerilmekteydi.

Holograma Giriş
Bohm maddenin içine daha çok daldıkça, düzen kavramının içinde de farklı dereceler bulunduğunu farketti. Bazı şeyler diğerlerinden daha düzenliydi, bu da belki, evrendeki düzen hiyerarşisinin bir sonu olmaması yüzündendi. Bohm, buradan, bizim düzensiz olarak algıladığımız şeylerin belki hiç de düzensiz olmayabileceği düşüncesine vardı. Belki onlarınki öylesine "sonsuz yükseklikte" bir düzendi ki, bize rastgele gibi görünüyordu (matematikçilerin rastgeleliğin formülünü bulamamış olmaları ilginçtir ve bazı rakamsal dizinler rastlantısallık kategorisine sokulmuş olmakla birlikte, bunlar yalnızca varsayım olmaktan öteye gitmemektedirler.)

Bu düşüncelere dalmış olan Bohm, bir BBC televizyon programında, düşüncelerini geliştirmesine yardım eden bir aygıtla karşılaştı. Bu aygıt özel olarak tasarlanmış ve içinde geniş bir döner silindir bulunan bir kavanozdu. Silindirle kavanoz yüzeyinin arasındaki dar boşluk gliserinle -koyu ve saydam bir sıvıyla- doldurulmuştu ve gliserinin içinde hareketsiz duran bir damla mürekkep vardı. Bohm'un ilgisini çeken şey, silindir kolu döndürüldüğünde mürekkep damlasının gliserin şurubunun içine yayılıp gözden kaybolur gibi olmasıydı. Ama kol ters yöne çevrilir çevrilmez, şurubun içindeki soluk mürekkep gölgesi hemen yeniden bir damla biçimini alıyordu.

Bohm, "Bu bana derhal, düzen sorunuyla yakından ilgili bir şeymiş gibi göründü," diye yazmıştı, "mürekkep damlası sıvının içine dağılmış durumdayken de 'gizlenmiş' (ya da ortaya çıkmamış) bir düzene sahipti, yeniden oluştuğunda önceki düzen de yeniden beliriyordu. Öte yandan alışılmış anlayışımıza göre, gliserinin içine yayılmış durumdayken mürekkep damlasının düzeninin bozulmuş olduğunu, 'düzensiz' bir duruma girdiğini söyleyebilirdik. Bu durum, burada yeni bir düzen kavramının söz konusu olduğunu görmeme yardım etti.”

Her Şeyin Bölünmez Bütünselliği 
Bohm'un geliştirdiği düşüncelerden en önemlisi ise bütünselliktir. Bohm'a göre, kozmosta her şey saklı düzenin dikişsiz holografik kumaşından yapılmış olduğu için, evreni "parçalar"dan oluşmuş bir şey diye kabul etmek, tıpkı bir pınardaki farklı su kaynaklarının içinde akmakta oldukları suyun bütününden ayrı düşünülmesi gibidir. Elektron, "temel parçacık" değildir. O, holoeylemin belirli bir görünümüne verilmiş bir addır yalnızca. Gerçekliği parçalara bölüp bu parçalara birer ad vermek her zaman keyfe bağlı bir iş, geleneksel bir alışkanlık olmuştur, oysa süslü bir kilimin üzerindeki farklı motifler birbirlerinden ne kadar ayrıysa, atomaltı parçacıklar ve evrendeki diğer her şey birbirlerinden ancak o kadar ayrıdır.
Bu çok derin bir varsayımdır. Einstein, dünyayı sarsan genel görecelik kuramında uzay ve zamanın birbirinden ayrı varlıklar olmayıp, bölünmez uzay-zaman sürekliliği adını verdiği daha geniş bir bütünün pürüzsüz bir biçimde birleşmiş parçaları olduğunu söylemişti. Bohm, bu görüşü, dev bir adım daha ileriye götürmüştür. O, evrendeki her şeyin bir sürekliliğin parçası olduğunu söylemiştir. Görünen düzeydeki açık seçik ayrılığına karşın, her şey birbirinin dikişsiz bir uzantısıdır ve sonuçta her şey, hatta saklı ve belirgin düzenler bile birbirleriyle iç içe girmiş durumdadır.
Bir an durup bunu düşünelim. Elinize bakın. Şimdi de yanınızdaki lâmbadan akan ışığa bakın. Ve ayaklarınızın dibinde uzanmış köpeğe. Siz yalnızca aynı maddeden yapılmış değilsiniz. Siz aynı şeysiniz. Tek bir şey. Bölünmez bir şey. Sayısız kollarını ve eklentilerini tüm görülebilir nesnelerin, atomların, dalgalı okyanusların, kozmosta göz kırpan yıldızların içine uzatmış görkemli bir şey.

Bohm uyarır; bu, evrenin devasa, farklılaşmamış, bölünmemiş tek bir kütle olduğu anlamına gelmemektedir. Şeyler aynı zamanda hem bölünmez bir bütünün parçaları olabilir hem de kendi özgün niteliklerine sahip olmayı sürdürebilir. Bohm, bunu daha açık anlatabilmek için bir nehrin içinde sıklıkla oluşan ufak anaforları ve girdapları örnek gösterir. İlk bakışta bu anaforlar birbirlerinden ayrı şeyler gibi görünür ve büyüklük, hız, dönme yönü vb. gibi açılardan bireysel özellikler taşır gibidir. Ancak dikkatle inceleyince herhangi bir girdabın nerede başlayıp nehrin nerede bittiğine karar vermenin olanaksız olduğu anlaşılır. Böylece Bohm, "şeyler" arasındaki farklılıkların anlamsız olduğunu söylemiyor. Yalnızca bizden, holoeylemin çeşitli görünümlerini "şeyler"e bölme alışkanlığının bir soyutlama olduğunun sürekli olarak farkında olmamızı istiyor, bu bölme alışkanlığı söz konusu görünümleri düşünce tarzımıza uygun olarak algılayabilmemizi sağlayan bir yoldur yalnızca. Bu yanılgıyı düzeltme çabası içinde, holoeylemin farklı görüntülerini "şeyler" diye adlandırmak yerine, onlara "göreceli olarak bağımsız altbütünler" adını veriyor.

Şuur Maddenin Daha Süptil Bir Biçimidir
Bohm'un holografik evren tasarımı, kuantum fizikçilerinin karşılıklı bağlantı konusunda niçin bu kadar çok örnekle karşılaşmakta olduğunu açıklarken, ayrıca başka birçok bilmeceye de yanıt getirmektedir. Bunlardan biri de şuurun atomaltı dünyası üzerindeki görünür etkisidir. Daha önce gördüğümüz gibi, Bohm parçacıkların gözlenmedikleri zaman var olmadıkları düşüncesini kabul etmemektedir. Ancak ilke olarak şuuru ve fiziği biraraya getirme çabasına karşı değildir. Yalnızca ona göre, çoğu fizikçi, bağımsız bir şeyin -şuurun- başka bir bağımsız şeyle -bir atomaltı parçacığı ile- ilişkisi olduğunu söylerken bir kez daha gerçekliği parçalara bölmeye çalışmaktadır.

Bütün bunlar holoeylemin görünümleri olduğuna göre, Bohm, şuur ve madde arasındaki ilişkiden söz etmenin bir anlamı olmadığına inanmaktadır. Bir bağlamda, gözlemci ile gözlenen aynı şeydir. Gözlemci aynı zamanda ölçümü yapan aygıt, deney sonuçları, lâboratuvar ve lâboratuvarın dışında esen rüzgârdır. Aslında, Bohm şuurun, maddenin daha süptil bir biçimi olduğuna inanır; ona göre, ikisi arasındaki herhangi bir ilişkinin temeli bizim kendi gerçeklik düzeyimizde değil, saklı düzenin derinliklerinde yatmaktadır. Tüm maddelerin çeşitli gizlenme ve ortaya çıkma evrelerinde şuurluluk vardır. Belki de onun için plâzma, canlıların bazı özelliklerine sahiptir. Bohm'un öne sürdüğü gibi, "eylemi biçimlendirme yeteneği zihnin en tipik özelliğidir ve daha şimdiden elektronun 'zihnimsi' bir şeyler olduğunu görüyoruz." 
Yine Bohm, evreni canlılar ve cansızlar diye ayırmanın da bir anlamı olmadığını söylüyor. Canlı ve cansız nesneler ayrılmaz biçimde birbirinin içine girmiştir ve yaşamın kendisi de, tüm evrenin içine gizlenmiş durumdadır. Hatta kayalar bile bir biçimde canlıdır, diyor Bohm, çünki yaşam ve zekâ yalnızca maddenin değil, "enerjinin", "uzayın", "zamanın", "tüm evreni oluşturan kumaşın" ve bizim holoeylemden soyutladığımız, yanılgıya düşerek ayrı şeyler gibi gördüğümüz her şeyin içindedir.

Şuurun ve yaşamın (ve aslında her şeyin) evrenin içinde bir arada topluca bulunduğu fikrinin aynı derecede çarpıcı bir başka yönü de var. Bir hologramın her parçasının bütünün imgesini taşımakta olduğu gibi, evrenin her bir parçası da tümünü içermektedir. Bunun anlamı şudur: Nasıl ulaşabileceğimizi bilirsek Andromeda galaksisini sol elimizin baş parmağının tırnağında da bulabiliriz. Aynı zamanda Kleopatra'nın Sezar'la ilk karşılaşmasına da tanık olabiliriz. Çünkü ilke olarak tüm geçmiş ve tüm geleceğin imaları uzay ve zamanın en ufak bölümüne varıncaya dek her yere yayılmış durumdadır. Bedenimizin her bir hücresi tüm kozmosu barındırır.

Eğer evrenimiz daha derinlerdeki bir düzenin yalnızca soluk bir gölgesiyse, kendi gerçekliğimizin karışık dokusu daha başka neleri saklamaktadır? Bohm'un bu konuda da bir diyeceği var: Günümüz fiziğinin anlayışına göre, uzayın her bir bölgesi değişik boylardaki çeşitli dalgalardan oluşan alanlarla yıkanıp durmaktadır. Her dalganın kendine özgü bir enerjisi vardır. Fizikçiler bir dalganın taşıyabileceği en az miktardaki enerjiyi ölçmek istediklerinde, uzay boşluğunun her bir santimetre küpünün, bilinen evrendeki tüm maddelerin toplam enerjisinden daha fazla enerjiye sahip olduğunu gördüler!

Bazı fizikçiler bu hesaplamayı ciddiye almak istememekte ve bir biçimde hata yapılmış olduğunu düşünmektedirler. Bohm ise, bu sonsuz enerji okyanusunun varlığına inanmakta ve gizli düzenin gözden uzak engin doğası hakkında bize az da olsa bir şeyler anlatmakta olduğunu ileri sürmektedir. O, çoğu fizikçinin, kendilerine dikkatlerini bu okyanusun içindeki maddelere yoğunlaştırmaları öğretildiği için, içinde yüzmekte oldukları denizin farkında olmayan balıklar misali, bu dev enerji okyanusunu görmezden geldiklerini düşünmektedir.

Bohm'un, uzayın en az, içinde hareket eden madde kadar gerçek ve süreçlerle dolu olduğu yolundaki görüşü, saklı enerji denizi hakkındaki düşüncelerinde tam olgunluğa ulaştı. Madde, sözde uzay boşluğu dediğimiz bu denizden bağımsız olarak var olamazdı. O uzayın bir parçasıydı. Söylemek istediklerini açıklayabilmek için Bohm, şöyle bir benzetme yaptı: Bir kristal, mutlak sıfır noktasına dek dondurulacak olursa, kristalin içindeki elektron akışı dışarıya elektron saçmadan sürüp gidecektir. Eğer ısı yükseltilecek olursa, kristalin içindeki çeşitli çatlakların saydamlıklarını yitirdiği görülecek, başka bir deyişle, bu çatlaklar dışarıya elektron saçmaya başlayacaklardır. Elektron açısından bakılacak olursa, kristalin içindeki bu gibi çatlakların hiçlik denizinde yüzen "madde" parçaları gibi görünmesi gerekir, ama durum böyle değildir. Hiçlik ve madde parçaları birbirlerinden bağımsız olarak var olamazlar. Her ikisi de aynı kumaşın, kristaldeki daha derin düzenin parçalarıdır.
Bohm aynı şeyin bizim varoluş düzeyimizde de geçerli olduğuna inanmaktadır. Uzayda boşluk yoktur. O doludur, bir vakum değil, maddeyle dolu bir alandır ve biz de dahil her şeyin var olduğu temeldir. Evren bu kozmik enerji denizinden ayrı değildir, evren bu denizin yüzeyindeki bir dalgacıktır, düşünülemeyecek kadar engin bir okyanusun ortasında, ona kıyasla ufak bir "uyarıcı desendir". "Bu uyarıcı motif, göreceli olarak özerktir ve tezahürün üç boyutlu belirgin düzenine yaklaşık olarak yinelenen, dengeli ve ayırt edilebilir yansımalar yapmaktadır." der Bohm.
Başka bir deyişle, görünürdeki maddeselliğine ve dev boyutuna karşın evren, kendi içinde ve dışında var olmayıp, daha geniş ve daha tanımlanamaz bir şeyin üvey çocuğudur. Daha da ötesi, evren bu daha geniş bir şeyin başlıca ürünü değildir, o yalnızca gelip geçen bir gölge, daha büyük bir tabloda yer alan bir hıçkırıktır yalnızca.

Bu sonsuz enerji denizi, saklı düzen içinde gizlenen tek şey değildir. Saklı düzen, evrenimizdeki her şeyi doğuran temel olduğuna, en azından var olan ya da var olacak olan her atomaltı parçacığını da kapsadığına göre; maddenin, enerjinin, yaşamın her konfigürasyonunu; kuazarlardan Shakespeare'in beynine, çift sarmaldan galaksilerin büyüklük ve biçimini kontrol eden güçlere kadar mümkün olan her şuurlu hareketi de kapsar. Ve hepsi bu kadar da olmayabilir. Bohm, saklı düzenin nesneler evreninin sonu olduğuna inanmak için hiçbir neden bulunmadığını da kabul ediyor. Bu düzenin ötesinde akla sığmayacak başka düzenler, daha ileri aşamaların sonsuz basamaklarına uzanmakta olabilir.

Bohm'un Holografik Evrenine Deneysel Destek
Fizik alanındaki bazı ümit verici bulgular Bohm'un haklı olabileceğini düşündürmektedir. Saklı enerji denizi göz ardı edilecek olsa bile, uzay ışık dalgaları ve diğer elektromanyetik dalgalarla doludur; bunlar sık sık birbirleriyle kesişmekte ve girişim desenleri oluşturmaktadır. Daha önce tüm parçacıkların da birer dalga olduğunu görmüştük. Bunun anlamı, fiziksel nesnelerin ve kendi gerçeklik düzeyimiz içinde algılamakta olduğumuz her şeyin girişim desenlerinden oluşmuş olduğudur. Bu olgu inkâr edilemez holografik imaları içermektedir.

Son yıllarda elde edilmiş başka bir deneysel bulgu da zorlayıcı bir kanıt oluşturmaktadır. 1970'de teknoloji, Bell'in ortaya atmış olduğu iki-parçacık deneyine uygulanabilirlik sağlamıştı; birkaç farklı araştırmacı bu yolda girişimlerde bulunmuş ve bulgular umut verici olmakla birlikte, içlerinde hiç birisi kesin sonuç elde edememişti. Sonra 1982'de, Paris Üniversitesinin Optik Enstitüsünde görevli fizikçiler, Alain Aspect, Jean Dalibard ve Gérard Roger bunu başardı. Bu kişiler, önce kalsiyum atomunu lazerle ısıtarak bir dizi ikiz foton elde ettiler. Sonra her fotonun 6.5 metrelik bir boru içinde iki aykırı yönde ilerleyerek kendisini iki olası polarizasyon çözümleyicisinden birine yönelten özel filtrelerden geçmesini sağladılar. Her iki filtrenin fotonları çözümleyicilerden birine ya da diğerine aktarması saniyenin 10 trilyonda biri kadar bir süre içinde gerçekleşti ve bu süre ışığın iki foton dizisine ayrılarak 30 metrenin tümünü geçme hızından, saniyenin 30 trilyonda biri kadar az bir zamandı. Böylece Aspect ve meslektaşları fotonların birbirleriyle bilinen herhangi bir fiziksel süreç aracılığıyla haberleşmeleri olasılığını ortadan kaldırmış oluyordu.
Aspect ve ekibi, kuantum kuramının öngördüğü gibi her fotonun ikiziyle aynı polarizasyon açısını ayarlayabildiğini gördüler. Bu, ya Einstein'nın ışıktan hızlı iletişim olamaz bildirisinin iflâs ettiği ya da iki fotonun mekân dışı bağlantısı olduğu anlamına geliyordu. Çünki fizikçilerden çoğu ışıktan hızlı süreçleri kabul etmek istemiyordu. Aspect'in deneyi genel olarak, iki foton arasında mekân dışı bir bağlantı olduğunun canlı bir kanıtı olarak karşılandı. Dahası, İngiltere'de, Tyne'daki Newcastle Üniversitesinden fizikçi Paul Davis'in gözlemlediği gibi, tüm parçacıklar birbirleriyle sürekli olarak etkileşip ayrıldıklarına göre, "kuantum sisteminin bu mekân dışı görünümü, doğanın genel bir özelliği olmalıydı". Aspect'in bulguları Bohm'un evren modeline büyük bir destek sağlıyordu.

Yukarıda bahsedilenlerden sonra söylenmesi gereken her şeyin henüz açıklayamadığımız bir şekilde birbiri ile bağlantıda olduğu ve birbirini etkilediği düşüncesidir. Bu da insana büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Kaynak: 

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru