23.01.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
Özgürlük Mücadelesi  

Özgürlük Mücadelesi
Ergün Arıkdal


Hayatın kendisi biyolojik bir küre olarak, psişik küreden ayrı bir mekanizmaya ve yasaya bağlıdır. Biyolojik hayat ve bunun daha alt seviyelerinde olan maddi hayat kendi yasalarına bağlıdır. Bunlar, Mekanik İdare Sistemi'ne bağlı olarak tamamen kontrol altında ve düzenli bir otomatizma düzenine bağlı olarak çalışır. İnsanı ele alırsak, o her iki küreye, plana bağlı olarak mevcudiyetini sürdüren bir varlıktır. 

Bu bakımdan insanın, şimdi içinde bulunduğu tekamül düzeyinde biyolojik küreye ait hiçbir hürriyete sahip değildir. Mekanik İdare Sistemi, bütün katılığı, bütün otantikliğiyle ve deterministik yasaya katı bir şekilde bağlı olarak sürüp gitmektedir. Biz biyolojik yapımızla bu sistemin içinde ona uyan, onun suyunda gitmek zorunda olan bir idareye sahibiz. Onun dışında hareket etmek eğiliminde, iradesinde değiliz. Bunu en basit olarak, kendi günlük hayatımızdaki biyolojik yapımızın değişimleri sonucunda geçirdiğimiz ruh halleri bize ispat eder. Maddi bedenin ve maddi bedenin bağlı olduğu hayat planının dışında bir takım şeyler yapmaya kalktığımız vakit, ,bunun tepkisi bize hızla gelir. Bu, ıstırap şeklinde olabileceği gibi, birtakım eksiklikler, tatminsizlikler tarzında da ortayaçıkar. 

Fakat bizim hürriyetimizi kullanabileceğimiz küremiz psişik plarumızdır. Psişik planımızın bizdeki görünen fonksiyonu öncelikle vicdani hareketlerle ortayaçıkar. Gene dikkat ederseniz, günlük hayatımızdaki tecrübelerimizde genellikle (bu seviyedeki dünya insanı için) fizik planın baskısı vicdani baskıdan daha yüksektir .Yani psişik planımızda fonksiyon olarak kendini gösteren vicdan planı (vicdan ınekanizması) biyolojik mekanizmanın esareti altındadır. Mekanik İdare Sistemi, kendi katı kuralları içerisinde insan varlığını ve insan varlığından daha aşağıda olan sistemleri kendine bağlar. İnsan sisteminde ise, genel olarak vicdani tesirlerin, tezahürü örtülür, engellenir.

Bu durumda hürriyetten bahsetmemiz çok zordur. İnsan ne vakit hürdür? Yoksa biz, kendimizin hür olduğunu mu zannediyoruz' Kısaca, seçme irademiz mevcut mu? Bir şeyi birşeyin yerine geçirebilmek, bir yolu bırakıp başka bir yola girebilınek, çıkan iki üç yoldan herhangi birini seçecek serbest iradeye sahip olabilmek mümkün mü? Yoksa,kendimi serbest bir iradeye sahipmiş gibi görsem de, beni yöneten başka bir güçmü var?· Bu, insan varlığının şuur düzeyinin yüksekliğine bağlı bir fonksiyondur. İnsan şuur uyanıklığına, şuur aydınlanmasına ne kadar kavuşmuş, ne kadar üstün bir seyiyeye çıkmışsa seçme hürriiyeti de o derece onun elindedir. Yoksa şimdi, hepimizin seçme hürriyetinden söz etmekle çok saçma bir iş yaptığımızı anlamalıyız. 

Biz aslında hiçbir şeyi seçmiyoruz. Vaktiyle seçilmiş olan şeylerin üzerinde yürümeye çalışıyoruz .Buna karşılık denebilir ki, "Bize empozisyon yapan kimdir, bizi A,B,C, D şıkkından birini seçmemize kim zorluyor? Kim, görünmeden bizim elimizi,zihnimizi kontrol altına almış?" Cevap olarak diyebiliriz ki;.bunlar, hayat planımız gereği, doğmadan evvel hazırlayıp beraberimizde getirdiğimiz desenin, kurulması gereken bir yapının· zorunlu sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Birşeyi kurmak, bir şeyi yapmak, bir şeyi çizmek, birşey oldurmak için mevcut olduğumuza göre, bizim seçimimiz burada değildir. Bizim seçimimiz, daha evvel hazırlanmış bir seçimdir. Bizim yaptığımız iş, daha evvel hazırlanmış bir seçimin mümkün olduğu kadar beden içerisinde bağlı şuur altında, kapanmış, kararmış bir şuur  içerisinde bu seçimin bizden istediği şartları meydana getirebilmek, bu şartlara görede elimizdeki planda yapılması gereken fonksiyonları teker teker yapmak veya planı uygulamaktan ibarettir. Bu, bizim Müteal kaderimizdir. 

Genel olarak, bu görüş açısından hürriyet yoktur. 

Herkes bir şeyi seçtiğini zanneder. Seçtiği şey, ancak seçebileceği şeydir. Ona değişik birbilgi verilebilse, gözlerine başka renkte gözlükler takılabilse ve bu halde, bir evvelki haliyle seçmiş olduğu tercihleri gösterseniz kendisine gülmeye başlayacaktır. Çünki o anda tercih edebileceği çok daha üstün seviyeli işlerin olduğunu görecektir.Görüyoruz ki, hürriyet meselesi bir bilgi, bir şuur uyanıklığı meselesidir.Şimdiki halimizle bir şeyi seçeriz. Fakat bizde meydana gelen (pek sık olmamakla birlikte) ani bir aydınlanma.. bir önceki tercihimizi bizim için çok anlamsız hale getirir. Duygularımızda da böyle değil midir? Zaman olur ki, size söylenmiş bir söz, yapılmış bir hareket karşısında bir sevinç, öfke veya bir kırıklık hissedebilirsiniz. O, hissetme halinizin gücü ve dozajı sizin o an içerisinde bulunduğunuz şuur seviyesinin enerjisiyle alakalıdır. Ama bir zaman sonra şuur seviyesinin enerjisi değiştiği vakit, iki üç gün evvel sizi rahatsız eden, üzen o olayın sizin nezdinizde bir kıymeti kalmadığını görürsünüz. Ona pekala,yumuşatıcı, değiştirici bir yüz verebilirsiniz .. Siz kendiniz,bir,an için değiştiriniz. Karşılıklı iki fonksiyon; yani birşey diğer bir şeye göre değer kazanıyor, Üzüntü verici bir olay,şuur seviyeniz değişince artık üzüntü vermez olur. Çünki o değerce aşağıda kalmıştır.

Aynı şekilde, birtakım arzuların yerine getirilmesi hususunda düşünelim. Bir süre için içinizde yaşattığınız, tut­tuğunuz, hatta geliştirdiğiniz istekleriniz, arzularınız, tutkularınız bulunabilir. O arzularınızın beslenmesi gerekir. Beslenmeyen arzu ve istek, belli bir süre sonra enerjetik değerini çok kaybeder, çöker. Onu besleyen yine kendi özünüz, içinizdir. Bizzat kendiniz, öz varlığınız besliyor ki, bu da şuur enerjisiyle alakalı bir olaydır. O anda şuur enerjiniz arzunuzu körükleyen seviyenin altında kaldığı ya da üstüne çıktığı vakit, o arzu sizin için genepek bir değere sahip olmayacaktır. Yani arada bir seçme yapmışsanız, iki üç gün sonra o seçmenin sizin  için pek değeri olmadığını göreceksiniz. 

Görülüyorki, hürriyet dediğimiz kavram, bizim ta­mamen bilgimize ve şuurumuza, şuur enerjimize ait bir kavramdır. Nerede, ne kadar uyanık bir şuura sahipsek o konu için, orada seçme şansımız daha fazladır. Daha fazla seçenekler bulabiliriz. Tercih edeceğimiz materyal artabilir. Dolayısıyla da hürriyetimiz daima rölatif kalacaktır. Bugün için düşme gösteren şuur enerjiniz, yarın o düşüşün üzerine,daha da üzerine çıkacak, daha başka bir seçme İmkanı size getirecektir. O halde hürriyet, terazi gibi devamlı bir dengelenme halindedir. İnişler çıkışlar içerisindedir .. Çünkü insan varlığı duygusal bir varlıktır. Bütün bu inişler çıkışlarla (bir osilasyon hali, pozitif-negatifler vs.) devamlı bir alternatif akım çizeriz. Normal, düz bir akımımız yoktur, Belli bir seviyeye çıkan, düz giden bir ruh halimiz yoktur. 

O halde, bu kadar alternatif, duygusal bir çırpınış içerisinde bulunan varlığın seçme hürriyetinden bahsetmesi mümkünmüdür? Siz, alternatifin hangi noktasında, neyi seçeceksiniz? Pozitif noktasında seçtiğinizi, negatif noktasında reddedeceksiniz, Sonra bir çıkışınız olacak kabul edeceksiniz, sonra tekrar reddedeceksiniz. Bir seveceksiniz, bir reddedeceksiniz, Ne nefretimizde ne de sevdiğimizde sürekliyizdir. Duygusal insan hiçbir zaman hürriyetten bahsetmemeli,çünki onu yöneten güçler onun kendi aklına, zekasına bağlı değildir; iç güdülerine ve arzularına bağlıdır. O, arzu insanıdır. Ona hakim olan arzu bedenidir. İçgüdüleri vardır. Reaktiftir; düşünerek değil, reaksiyonlar tarzında cevapverir. Sev seni seveni, sevme seni sevmeyeni! İşte bu reaksiyondur, tipiktir.

Duygusal insanın dengesi böyledir. 

Seçme Özgürlüğümüz

İnsanlığa verilmiş olan birçok bilgi çağlar boyunca kendi devirlerinde gereken faydayı sağlamışlardır: Ancak günümüze doğru uzadıkça birtakım örtülere bürünmüşler. silinmişler ve gözden kaybolmuşlardır.Örneğin, kutsal kitapların ilk ortaya çıkışlarında ifade edilen bilgiler ve onların anlaşılma niteliği bugün söz konusu değildir. Çünki O bilgiler, o devirdeki insanların ihtiyaçlarını o zaman ve mekan içinde karşılamışlardır. Bu sayede o insanlar, içinde bulundukları gelişim sureçlerini rahatlıkla tamamlayabilmişlerdir. Zaten o tarzda bir bilgiye ihtiyaç vardı ve insanların anlayış kapasiteleri, O bilgileri, hemen kullanıp kendi iç varlıklarını geliştirmeye karşı gayet uygundu. 

Gerçekten de o devirlerin varlıkları, kutsal metinlerde yazılmış olan sözlerin aynen öyle gerçekleştiğini kabul etmişlerdir. Onlarda hiçbir şekilde bir sembolizm, bir benzetme ya da ikinci ve üçüncü bir anlam aramamışlardır. Ne söylenmiş se aynen o anlaşılmıştır. Çünki o varlıkların bir direkt anlayışa hitaba ihtiyacı vardı, 

Bu durum çok önemlidir .. Dünya üzerinde çok sayıda insan, hangi öğretide hangi ideolöjide olursa olsun, ister istemez bir çok şeyi sembolik olarak ele almak zorunda kalıyor. Bu yüzden, bu çağın insanının gelişmiş olananlayış kapasitesiyle, karşılaştığı metin arasında büyük farklar ortaya çıkıyor. Büyük bir seviyelenme meydana gelmiş. 

Bir tarafta kendisinin tecrübeleriyle, aklıyla elde etmiş olduğu açık bilgiler var; Diğer tarafta da, kendisine sunulmuş olan geleneksel nitelikte, her kavme göre değişik metinler var. 

Hem onların kendi aralarındaki, hem de kendisiyle onlar arasındaki farkı görebiliyor. Ne kadar önceden yazılmış olursa olsunlar, o metinleri yok etmek gibi bir düşünce söz konusu değil. Çünki toplum içinde çok sayıda insan O metinleri saygıyla karşılıyor ve onlardaki anlamı kullanarak kendilerini geliştirmeye çalışıyor. Bu çabayı hiçbir zaman göz ardı edemeyiz. Bu nedenle kendimize, "O metinIerle kendin arasında bir fark görebilirsin: O halde metni kendi anlayışına uygun hale getirmek için, onda gizli olarak ifade edilniiş bazı bilgilerin var olup olmadığını araştır." diyoruz. 

Ve sembolizm olgusu meydana geliyor. En eski ôrneklerini Mısırlılar vermiş, daha sonraYahudiler Tevratlarında semboller aramışlar.Her dinde bazı akıllı insanlar çıkmışlar ve ruhsal alemin, fizik aleme bir şeyler aktarırken ne gibi yöntemler kullandığını araştırabilmişlerdir. 

İşte varlıksal ilkelerin çıkış noktası, semboller arasında boğulup kalmış, varlıklara, kendilerinin gerçek, özgürlüklerinin hangi ilkelere bağlı olduğunu anlatmaktır. Gerçek kimlikleri hangi ilkelerle birlikte yürümektedir? Bu ilkeler, basit ve yalın bilgilere ihtiyaç duyan insanlara, kendi zaman ve mekanlarına göre bir şeyler aktarmaktadır, 

Bu ilkelerden, bizim için en önemli olanlarından biri de Seçme Özgürlüğü İlkesi'dir. "Sen hiçbirşey seçemezsin. Seçen, senin için seçmiştir. O, senin için eniyisini bilir.

Sen kaderine razı ol."ifadesinin karşısında bir seçme özgürlüğü ilkesi vardır. 
Hiçbir varlık kaderine razı değildir, en azından iç güdüsel olarak. Beğenmediğimizde, "Şöyle olsaydı daha iyi olurdu." Dediğimiz anlar yok mudur? Değiştirmeyi istediğimiz niteliklerimiz hiç yok mudur? Elbette çok sayıda vardır. 

Seçme ôzgürlüğünden dolayı, dünyamızda duyular aracılığıyla görebildiğimiz ve fark edebildiğimiz büyük bir eşitsizlik yaşanmaktadır. Ama bu eşitsizlikbir adaletsizlik anlamında değildir. Hiç kimsenin üzerinde baskı kurucu ve zorlayıcı birvarlık yoktur. 

Bunlar tamamen varlıkların kendi yönlerini, varlıksal eşitlik ilkesinden aldıkları guçle seçmelerinden ileri gelir. Yaradılış itibarıyla bütün varlıklar eşittir. Ama şu anda kendimize ve çevremize baktığımızda hiçbir eşitlik göremiyoruz. Çünki şu sonlu halimizle sonsuzluğu kavrayamıyoruz. Hayatı şu anda, duyularımızla tanıdığımız hayat olarak algılıyoruz. Şu anki enkarne olmuş halimizin,bizim asıl ruh varlığımızın sonsuzdaki görünümlerinden sadece biri olduğunu anlayamıyoruz. Ruh varlığı sonsuz şekilde tezahür edebilir. Her yerde bulunabilir. Şimdi burada böyle görunüyoruz. 

Sonsuzluk özelliğimizi hissettiğimizde ise, ôlümsüzlüğü de hissedebileceğiz. İnsanlar gerçek ölumsüzlüğü istiyorlarsa, kendi varlıklarının sonsuzluğunu anlamalıdırlar. 

Varlıklar neye ihtiyacı varsa, neyin tecrübesini yapmak istiyorsa, hangi kozmik vazifeyi yapacaklarsa, hepsine uygun ortamı ve bedeni seçer. Bu konuda birçok varlıklarla iş birliğine girer,Bu yüzden ne doğum kolaydır; nede ölüm. 

Bedenlenme olayı çok kapsamlıdır ve açıklanması çok zordur. Ölmek de öyledir. Doğmak da, ölmek de seçme özgürlüğüne bağlı bir olaydır. Biz, gerçekten ölmek istediğimiz zaman ölürüz, istemediğimiz zamanda ölmeyiz.

Genç bir insan "Ben gerçekten ölmek istemiyorum!" diyebilir. Ama bu onun o andaki arzularının ve geleceğe yönelik planlarının sonucunda söylemiş olduğu bir sözdür . Gerçek varlıksal durumuyla ilgisi yoktur,Kendisine göre, bazı şeyleri elde etmek için birtakım şeyleri projelendirmiştir. Fizik dünyada ulaşmak istediği bir yığın arzusu vardır. 

Onu ayakta tutan arzularıdır, Arzuları çektiği anda ayakta duramaz Arzuların büyük bir kısmı ise duyularla bağlantılıdır. "Ben gerçekten ölmek istemiyorum. Diyen bir insan, duyularını tatmin etmek için ölmek İstemiyordur. 

Duyular kanalıyla gelen her türlü bilginin, haz ve elemin tatmin olduğu nokta beynimiz değildir. Beynimiz sadece bir süzgeçtir. Beynimiz etkileri alır, gerçek bize , yani iç varlığımıza aktarır. Gerçek biz tatmin olduğu andan itibaren o işten elimizi çekiveririz. Bırakı veririz. Bakarlar ki; o insan çoktan ölmüş .. Halbuki daha dün dipdiriydi,oyun oynuyordu. 

Gerçek varlığımız kendi ihtiyacını tamamladıktan sonra ne fazla ne eksik, kesinlikle yeryüzünde durmaz. Bedenlenme olayından geri dönüş, yani ölüm bu şekildedir .. 

Ölüm ve doğum insanın en büyük iki gerçeğidir/kim olursa olsun fark etmez. En ilkel insandan en gelişmişine kadar değişmez. O ikisi arasındaki istasyon tipi dediğimiz değişimler hariç .

Peki/biz kimiz? Dünyada doğan ve ölüm dediğimiz kesintiyle başka yere yansıyan kim ?İstediği zaman gözüken, istediği zaman gözükmeyen bu ebedi varlık kimdir? İstediği zaman ışığı yakıyor, istediği zamanda söndürüyor, Çünki seçme özgürlüğü var.

Bu ruh dediğimiz, ôzümüz dediğimiz, varlıkların sebebi olan, var olan her şeyin oluşmasına sebep olan temel harekettir, ruh enerjisidir. 
Ölüm ile doğum arasında geçici olarak bulunuyoruz. 

Doğduğumuz andan itibaren hızla ölüme koşuyoruz. Su gidiş sırasında bize gerekli olan her şeyi toparlıyoruz bünyemize alıyoruz. Ve sonra. kapıyı açıp öbür tarafa geçiyoruz. Ölüm ve doğum, bir kapı açmak kadar da kolaydır. 
Ama gerçekte ölüm yok; hep, bir taraftan öbür tarafa doğum vardır. Ahiretten dünyaya doğuş, dünyadan ahirete doğuş ... Sürekli doğuşlar içindeyiz .. Bu durum varlığın sonsuz oluşundan dolayıdır. 

Varlıksal ilkeler çok kademeli şekilde tezahür eder. 

Astronomik olarak güneşin hareketiyle ruhun hareketi birbirine benzerdir. Hepsi, bir ve tek olan yasadan çıkmıştır. Tek olanyasa bir yerde başka, suda başka, havada başka mıdır? Görünüşte öyledir, ama özü hiç değişmez. Dinler ve inançlar da farklı gözükür ama hepsi tek ve aynıdır. 

Seçme Özgürlüğü de insan varlığının sonsuz yansımasından ortaya çıkıyor. Varlıksal özgürlüğün fekbir yönü yoktur. Pek 'çok yönü vardır. Onlardan bir tanesi de seçme yapabilme, kendi yönünü kendi tayin edebilme özgürlüğüdür. Fakat bu seçme beynimizin algılayabileceği bilgi ve mekanda olmamıştır, olamaz. Fizik bedenimiz, fizik beden dışındaki varlığımızın seçmiş olduğu bir araç olarak, seçme işlemine uygun hareketler yapan bir araçtır. 

Biz bu aracı her şeyin sebebiymiş gibi ele alırsak çok yanlış sonuçlara çıkarız. Örneğin öz varlığımıza A varlığı diyelim. Hiçbir fizik etkiyle bağlı değildir. Ne beden, ne de ahiretin belli titreşimsel karakterine bağlıdır. Şuuru gayet yüksek, gayet serbesttir. Hiç bir cennetin içine alamayacağı bir hayat içindedir. Hiçbir cennet hayatı öyle bir hayatı içinde barındıramaz,çünki cennetler yapaydır.

Bu A varlığı içinde bulunduğu o yüce ortamda, evrensel bir sistemde bulunduğunu zaten bilmektedir. Kendi varlıksal durumunu, kozmik büyük bir sistemle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu bilmektedir. Çok yüce bir idare sisteminin bir parçası olduğunun farkındadır. 

O sistemle ilişkili, kendi payına düşen bir vazifeyi yapması gerektiğinide biliyor. Ona kimse, "Bunu yap,şunu yapman gerekiyor." demiyor. Varlığının gücü içinde öncelikle ne türde bir vazifeyi yerine getirmesi gerektiğinin seçimini yapıyor. 

Bu vazifeyle bizim yeryüzündeki vazifelerimiz arasında hiçbir bağlantı yok. Bizim vazifelerimiz yeryuzünün gereklerini yerine getirmektir. Dunyanın bizden istediği şeyler vardır. Onları yaparsak dünyadaki vazifelerimizi yapmış oluruz, 

Bu vazifeler, insanların birbirine sevgi ve merhametli bir şekilde davranmasından, toprağın eşelenip buğdayın ekilmesine kadar uzanır. Bunlar,dunya ile aramızdaki işlerdir. 

Ama yeryüzune gelmeden önce seçtiğimiz vazife ile bağlantısı yoktur. Varlık, çok değişik bir perspektif içinde vazifesini seçmiştir. İşte, o. vazifeye göre yenibir yol almaya başlar.Vazifesinin hedefini bilmektedir. Şu hedefe kadar gitmek ve orada şu işi bitirmek. 

Dolayısıyla, kendisine gerekli olan butun imkanlar seçe seçe elden geçirilir. Her varlık teker teker bu işlemden geçmiştir: Neler yapacağız? Kaç enkarnasyon olacak ve nerelere olacak? 

"Bizler o derecede yüksek seviyeli bir yerde bulunur­ken, aniden fizik dünya seviyesine inemeyiz. Birdenbire indiğimizde, vurgun yemiş 'bir balık adama döneriz. Aşama aşama düşürürüz seviyemizi. Her varlık doğmadan önce, kendi bulunduğu ortamdan fizik dünyaya gelinceye kadar çok çeşitli uyum sağlama, esneklik gösterebilme tecrübelerinden geçer. 

Bu ise kolay değildir. Çünki titreşim yapısı bizimkine uymayan ortamlara doğariz. Bu, birdenbire kutuplara gidip, soğuktan ve açlıktan ölmeye benzer. 

Bedenlenmelerde seçimler çok çeşitli etaplar içinde gerçekleşir. Titreşim uyumluIuğu sağlana sağlana dünyadaki bir anne ve babayla bağlantı kurulur. Yeryüzüne doğum için iki varlığa ihtiyaç vardır. O iki varlığın da kendi bünyelerinde özel yapı malzemeleri vardır. Bu yapıların doğacak varlığa, doğacak varlığında o malzemeye uyum sağlaması gereklidir. Aksi takdirde cenin de meydana gelemeyebilir. Nitekim birçok varlık cenini bile oluşturamaz. Bedenlenme olayı görüldüğü gibi hiç de kolay bir işlem. değildir. Nice şartlar ve imkanlar gözden geçirilerek doğulur. 

Bedenli bir varlık için en büyük hedef, kendi varlığını dünyadayken tanımaktır. Yani varlığını kurtarmaktır. Fizik alem öylesine yapışırki insana, onu iyice aşağılara çeker. Öyle bir hava da yaratır ki, en alt düzeydeyken bile insan kendini yükseklerdeymiş gibi görür. 

Bedenlenilen ortamın aslında ne olduğunu anlayabilmek, onun kalıcı değil geçici bir ortam olduğunun farkına varabilmek gerekir. Öncelikle bunu anlamalıyız, Yaşarken idealize etmiş olduğumuz şeylerin asıl değeri nedir. Bizlere ne kazandıracaktır? On bin liraya bir on bin Iira daha ekleyecekse hiç anlamı yok. On bin Iiramız cebimizden gi­debilir, ama vicdanımıza bir huzur, varlığımıza bir insan­lık sevgisi, bir dostluk gelebilir. 

On binliranın üstüne bir on binIira ekleseniz bile, kendinizi yalnız, terk edilmiş ve üzüntülü hissedebilirsiniz. Ama üstüste kuracağınız dostluklarla; sevgi duvarıyla elde edeceğiniz şeyleri size hiçbir şey kazandıramayacaktır. Güvendiğimiz şeylerin aslında ne olduğunu biliyor muyuz? . 

Hepimiz, varlığımızda gizli vazifeler taşıyoruz. Bir vazife taşıdığımızı anlayıp anlayamamak o vazifenin yapılmasına engel değildir.· Samimiyetle yaptığımız her şeyin ardında, aslında bir vazife yapıyoruzdur. Samimiyetle ticaret yapmak,samimiyetle tarlada ekin yetiştirmek.vb.vazifenin yerine getirilişidir. 

Yeryüzünde hiçbir şey, doğmak, çoğalmak ve ölmek için değildir .. Doğum ile ölüm varlığı ilgilendiren birşeydir. Arada beslenmek; büyümek, çoğalmak ve çalışmak görüntüsü altında vazifelerimizi yerine getiririz. Dünyadaki bu faaliyetlerin uygulanmasından da bizim vazifelerimiz ortaya çıkıyor. 

Farkında olalım ya da olmayalım, bizi hedefimize götürecek her şey bizim elimizin altındadır. Dünyaya, dünyaya ait olmayan bir vazife için gelemeyiz. Yaptığımız her işin sonucu dünyada alınacaktır. O, başka bir başlangıcı hazırlar. Dünyadayken çektiğimiz tetikler başka bir hareketi başlatır. Hiç bitmeden, her sebep bir sonucu meydana getirecek, o sonuç da yeni bir sebebi ortaya çıkaracaktır. Hiç bitmeyen bir sebep-sonuç akışı bizi sürekli olarak hedefterimize doğru götürür. 

Her varlık vazife yapma hakkına sahiptir. Her varlık kendi seçtiği yönde ve payına düşen vazifesini yapar. Bizler, seçtiğimiz ve payımıza düşen vazifeyi yapmak üzere dünyaya geliriz. Evrendeki her varlık kendisine en uygun vazifeyle ilgilenmektedir.

( Büyük Sentez Tekamül - Ergün Arıkdal )

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru