19.10.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
Yeni Bir Çağ Yeni Bir İnsanlık  

Yeni Bir Çağ Yeni Bir
İnsanlık

Ergün Arıkdal


Dünya gezegeni; değişik bir devrenin eşiğine gelmiştir. Yeryüzü yeni bir çağa girmektedir. Bu yeniçağ, dünya insanının gerçek kendini bulacağı bir çağdır. Hint geleneğine göre içinde bulunduğumuz devir; "7. Manuntin devri, Büyük Kali Yuga'nın son kısmıdır: Hintlilere göre, zaman biriminın tayininde birçok tartışmalar var. Bir kısmı bu devreyi aşağı yukarı 250;000 yıl, bir kısmı lOO.OOO veya lOO.OOO'e yakın bir zaman dilimi içerisinde olduğunu iddia ediyorsada önemli olan "Kali Yuga" denilen, başlangıç ve son arasındaki bir değişim devresi içerisinde olduğumuzdur. 

Yeni bir çağa girmek ne manaya gelir? 
Şimdi onu inceleyelim. 

İnsan yeryüzündeki hayat sürecini, uygarlık ve kültürünü çeşitli bölümlere ve parçalara ayırarak düşünmeyi adet edinmiştir. Tarihi incelersek o bize çeşitli çağlardan bahseder. Bunlar, demir çağı, bakır çağı, tunç çağı, buhar çağı/atom çağı, elektronik çağı gibi, insanlığın kendi gelişimi içerisinde, ekonomik ve sosyolojik bakımdan yüksek ve ,sivri noktalarda, oldukça sarsıcı olaylarla derin değişimler, meydana getirdiği dönemlerdir.

Böyle bir alışkanlıktan kurtulamadığımız için de/çağların, bir bütünün parçası, bir  süreç, bir dönemden diğerine normal geçişler halinde olduğunu anlayamıyor ve kesik kesik devreler halindeymiş gibi kabul ediyoruz. 

Bu bakımdan yeryüzü yeni bir çağa girmiş değildir. Özellikle yeryüzü için yeni birçağ da olacak değildir.Çünki yeryüzü, bundan evvel; bizim bildiğimize göre hiç çağ değiştirmedi. O, doğal, normal hayatını sürdürüyor: Güneşe uzaklığı, yakınlığı, manyetik alanının genişlemesi, daralması;manyetik ekseninin kutup eksenine göre, açı itibarıyla azalması veya çoğalması, birtakım kara parçalarının kayması sırasında bazı dağların teşekkülü,bazı çukurların meydana gelişi, bazı şeylerin yok oluşu, yeryüzünün normal, doğal hayatıdır ve bu bir süreçtir. Fakat bizler onun içinde bulunduğumuz için, bunlar bize bölük bölük, parça parça gözüküyor. Daha geniş bir görüş açısından bakıldığında bütün bu değişimler, belli bir akış içinde görülmektedir.Çağlar da birbirinden kesinkes ayrılamaz. Bir çağdan diğerine geçişi, içinde yaşayanlar fark etmezler bile ... 

Spiritüel süreçte de, insan varlığının tekamülü sırasında bir çok devreler geçmiştir ve halende geçiyor, ama bu spiritüel devreleri de birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir.    . 

Şu ifadenin üzerinde durmak istiyorum. Bu yeni çağ, dünya insanının kendi varlığını, kendi öz benliğini, kendi aslını bulacağı birçağdır. 

Bunu nasıl yorumlamak gerekir? Dünya insanının kendi kendisinden "(bizzat kendisinden, ta kendisinden, gerçek kendisinden), yani kendi varlığından haberdar olabilmesi faaliyeti en önemli işidir. İnsanın kendi varlığını anlayabilmesinden daha önemli bir problem olamaz. Biz kendi varlığımızı bilebiliyor muyuz? Hayır! Kendimizi bir bütün halinde nasıl hissediyorsak, o kadar tanıyoruz. 

Moda bir durum var şimdilerde. Bilinçli  olmak. Ama bilinçli olmanın ne olduğu açıkça bilinmiyor ve esasta hiç bir şey ifade etmeyen bir kelime. olarak söyleniyor .. Çünki, bilinçli olmanın karşısına iki nokta üst üste koyup, açık ve seçik olarak, şimdiye kadar yalın birbilgi verilememiştir. Anlatılmış olanlar, verilenler sadece duygusal, imajinatif ve hatta içgüdüsel bir takım esaslara veya bazı kalıplara dayalıdır. 

Bu kadar büyük bir karmaşa ve belirsizlik içerisinde, yeni çağ dünyasında, insanın gerçek olarak kendini bulması nasıl mümkün olacaktır? 

Eğer elimizdeki bilgi gerçek insanı tanımaya ve yaratmaya yeterli olsaydı, yeryüzü insanının en azından dörtte biri, müthiş bir maddi ve manevi gelişme, yükselme içerisinde bulunur ve bu insanlar diğer geri kalan dörtte. üçüne de hakim duruma geçerdi. Ve onları da kendi katlarına, kendi bulundükları anlayış seviyesine doğru çeker veya taşırlardı, Aksine. görüyoruz ki, insanların itibarettiği en büyük meziyet,çeşitli ödüllerle şereflendirilme veya Nobel armağanları gibi ödülleri almaya çalışmaktan ibarettir. Nobel ödülünü kazananların. listesine baktığımızda,araştırılan, bulunan şeylerin içerisinde, edebiyatı da dahil olmak üzere, insan varlığı ile alakah, insanın öz kendisini. bulup ortaya çıkarabilecek en ufak bir eylem bile olmadığını görürüz.

Bunların haricinde olan şeylere ödül verilmiş, takdir gösterilmiş, fakat insan varlığını bulup anlamaya çalışan, ona yeni bir tanım, yeni bir boyut getirecek en ufak bir çaba ödüllendirilmemiş, hatta böyle bir çalışma düşünülmemiştir bile ... Bu tip ödüllendirilmeler, çağımızın birer yüz­ karası olmaktadır.Çünki bu araştırmalar, insanı sürekli olarak dışsalinsan haline getirmektedir. Dış insan iç insandan giderek uzaklaştırılıyor. Devamlı olarak insan kendinden uzaklaştırılıp dışta bulunan şeylere, eşyaya bağlamaktan ibaret bir gayretin ödülü de oldukça büyük veriliyor.İnsan kendini tanımasın, araştırmasın, otomatlıktan kurtulmaya çalişmasin da, ne olursa olsun.

Onun için, eğer gerçekten yeni bir şey olacalsa ve bir değişim söz konusuysa; bu değişim İnsanın öz kendisini, anlayabileceği, bulabileceği bir çağ olmalıdır. Böyle bir şey oluşuyorsa hakiki birçağdan söz edebiliriz. Bir düzeyden yeni bir düzeye geçmenin tam başlangıcıdır. 

Yoksa, ne bizim entegre devrelerimiz; ne kristal parçacıklarımız, ne kristallerimiz, ne atomumuz gerçek bir insanIık çağını ifade etmezler. Bu, sürekli olarak belli bir yönde çaba harcayan, maddi bilgisini kullanmak zorunda kalan insan zekasının doğal semereleridir. Herkesin hakkı verilir; böyle bir çaba da bu sonuçları tabi ki getirecektir. Ama bu bir değişim çağı değildir ve bu, insanlık için temel bir başarı da değildir. Bu zekanın başarısıdır. Ama insan sadece zeki bir varlık değildir. İrade ve amacı olan, etkili, şuurlu bir varlıktır. Fakat çağımızda insana bu gözle bakılamadığı ve değerlendirilemediği  için  biz, zekanın veya aklın çalışmasından doğan birtakım martfetleri ve madde üzerinde olan geçici hakimiyetleri kazanmayı da uygarlık olarak kabul ediyoruzki,bu büyük bir yanlışlıktır.

Duygu İnsanından Bilgi İnsanına

Bugün içinde bulunduğumuz dünyada bütün insanlar bir şeyleri hissediyorlar, hissiyatları var,fakat bilmiyorlar. Bunlar nedir, nerden ileri geliyor, niçin? Burada bilmemekten maksat hislerinin hedefleri nedir, maksatları nedir, bunun farkında değiller. Onları sadece o andaki kendi yorumlarıyla halletmeye çalışıyorlar. Toplum içerisinde veya günlük hayatı içerisinde kolay bir yoruma gidiyor ve o yorumla tamam diyor,  hissimin hedefi budur. Ve bunlar da genellikle refleks halinde meydana gelen hadiseler.Orada da bir düşünme yok. 

İrade faaliyetinin bir parçası, duygu ve duymak, hissetmektir.  

Bir iradi faaliyeti analiz ettiğimiz zaman bunun üç unsurdan meydana geldiğini görmek mümkün. Önce bir irade faaliyetinde bir düşünce vardır. Bunu bir çeşit direksiyon veya o direksiyonun başındaki yönetiçi gibi ele alabiliriz. Bir düşünce faaliyeti var, ondan sonra bir duygu arkasından. çıkıp geliyor, her düşüncenin içerisine biraz da sezgiyi katabilirsiniz ki, bunlar da bir çeşit gücü temsil ediyor. Düşünceden,duyguya, duygudan da faaliyete doğru, yani eyleme geçrnek gerekiyor ve eylemler de meydana geliyor.. Bunlar da gene arabanın tekerleklerine benzeyen hususlardır, yani hareketi artık fiilen yaşıyoruz. Elbette bir amaç düşünülür,bir gayemiz vardır, Herne olursa olsun günlük veya senelik hayatımızda, gelecek sene şunu yapacağız tarz gıda veya daha uzun vadeli işler bakımından bir amaç düşünürüz: Bunlar bir arzu ya da duygu meydana getirir, otomatikman her düşüncenin arkasından bir arzu, yani bir istek ve bir duygu teşekkül eder.Bu duygularda bizi harekete geçirir. Duygunun şiddeti, enerjetİk durumu, taşıdığı enerjinin niteliği,hareketlerimizin niteliğini meydana getirir. Fakat bütün bunların hepsinin temelinde irade ve iradenin bir duyguyu uyarması söz konusudur. 

Acaba biz insan olarak duygularımızı yönlendirebiliyor veya yönetebiliyor muyuz? Duygularımızı yönetme imkanına sahip miyiz? Sahip olmamız gerekir, şu şartla ki, eğer düşüncelerimiz iradi faaliyetler sonucunda ortaya çıkıyorsa;çünki Gurdjieff bizim yaptığımız hareketlerin, düşüncelerin vs. Herşeyin kendiliğinden olduğu,bir geliş, bir zuhurat tarzında, hiç bir irademizin olmadan birtakım işlerin ortaya çıktığını ifade eder. 

Bir amaca bağlı olmak üzere gayeden, hedef ten doğan düşünce sonunda, duyularımızın uyarılması mümkün olabilir, Tabi bunun içinde bir eğitim şart. Bu bir irade ve imajinasyon eğitimi sorunudur.Bunları başka türlü bir eğitimleinsanıaraanlatılması,öğretilmesi lazım.· Bugün modern dünyada bunlar pek öğrenilmiyor, Ancak hususi eğitimler vasıtasıyla veya bir ekole bağlı iseniz, herhangi bir çalışma yapan bir grubun içindeyseniz, o grup da  bunun farkındaysa size bazı şeyler öğretme imkanı sağlıyor. 

Duyularımız gerçekten her şeyi yönetir durumdadır. 

Neden? Çünki insanlığın gelişiminde irade ile düşüncenin çalışması en genç olan çalışma şeklidir . Çünki insanlar önce düşünmeyi öğrenmemişlerdir. Düşünme eylemi yavaş yavaş sonradan zuhur etmiştir, ama hissetme her şeyden eskidir. Eğer bunları bir yaşa bağlarsak, 500 bin.yaşında olan hissetme var.ise 100 bin yaşında da düşünme vardır veya belki de75 bin yaşındadır. Yani herşeydenevvel insan ve insana bağlı olan diğercanlı grupları varlık olarak düşünmekten ziyade hissetmeye önemverir vehisleriyle yönlenmiştir.Bizde arta kalan bir yığın refleks ve İçgüdü hareketleri bilhassa şuuraltı mekanizmasının çalışması doğrudan doğruya duyularımız vasıtasıyla meydana gelir.

Duyuların düşünce ameliyemize göre çok daha yaşlı olması elbetteki. Onun üzerimizdeki hakimiyetinin çok daha evvelden başlamış olmasına bağlanır. Onun için hisseden ama bilmeyen insandan söz edilebilir; Çünki bilmek tür yerde düşünmeyle var olan bir iştir. Düşünce sonradan teşekkül etmiştir.Hissetmeyle beraber düşünmek, yani eşya arasındaki farklan tayin edebilmek, eşyanın düzeni hakkında bilgiye sahip olmak, eşya ile kendisi arasındaki bağları kurabilmek, kendini ve eşyayı tanıyabilmek vs. tarzındaki işler bir düşünce ameliyesi ile, üstelik iradi bir şekilde konsantrasyonla, bir amaca bağlı olan bir çalışmayla elde edilmiştir. 

Halbuki ilkel insanda, geçmiş insanda, bundan 6,7,10,15 bin yıl evvelki insanda bunların böyle olduğu pek şüphe götürür .. Giderek duyuların, duyguların gücünde belki zayıflama veya hakimiyetinin biraz azalma meylini görüyorsak da bu İnsan  varlığının duyuların hakimiyeti altından tamamen kurtulunmuş olduğunu bize göstermiyor; 

Hatta bazı hususlardaki dejenerasyon; kokuşma, yoz­laşma dediğimiz olayların meydana geldiği noktalarda temel olarak duyular esas almamıştır, o noktadan yayılır; Düşünce yoluyla, bilgi yoluyla dejenerasyon yayılmaz.Bır şey yozlaşacaksa, bozulacaksa, birşeyin başka bir şeye dönmesi bekleniyorsa, tabi bozulacak, dönecektir, yozlaşacaktır ki, terk edilmesi kolay olsun. Kokuşmamış bir şeyden insanlar kurtulmaz, atmaz bunu üzerinden. Kokuştuktan,bozulduktan ve enerjetik durumu zayıfladıktan sonra daha yüksek bir enerjetik duruma geçmenin imkanları aranır: Ne yapacağız, ne edeceğiz? Şimdi Türkiye'nin hali böyle, tam bir dejenerasyon içindedir; dünya gibi. Dünya gibi Türkiye de bu işten nasibini almıştır. Bir dejenerasyon hali yaşıyoruz.Fazla da korkuya kapılmamaya,ne olacak halimiz demeye Iüzum yok, çünki değişimler daima dejenerasyonlarla beraber başlar, 

Dejenerasyon olmadan herhangi bir değişimden söz etmek hayaldir. Sıkıntılarımızın büyük bir kısmı hislerimizin, sezgilerimizin dejenere olmasından ilerigeliyor. Yani duygular zaten çok eskibir geçmişe sahiptir ve bizim tabiatla, kendimizle olan münasebetimizde düzenleyici rolü duygularımız, hislerimiz üstlenmiştir. Esasında insanların çoğunu düşünceler değil duygular idare etmektedir. Eğer dejenerasyon da varsa, dejenere olmuş duygularla hareket edildiği için kendimizi çok daha fazla mutsuz, umutsuz hissediyoruz...Duygularımızın üzerimizdeki baskısı, bilgiden daha fazladır; Bunuher zaman fark edebiliyoruz ve her faaliyetin arkasında da daima bir his bulunduğunu biliyoruz. Bir his olmadan herhangi bir faaliyet olmaz, yani siz o hisse isterseniz amaç deyin, isterseniz niyet deyin. Ne. niyetle bu işi yapıyorsunuz? O esasında bizde mevcut olan His mekanizmasının meydana getirdiği bir durumdur.

Şu durumda bütün insanlık bilmeyen ve hissetmeyen insan pozisyonundan çıkmış vaziyettedir .. Bilmeyen ve hissetmeyen insan pozisyonu Neandertal Adamıdır. Doksan bin sene  evvelki insanın tipidir .Hiçbir şey bilmeyen ve hissetmeyen insan ama şeklen insan. Her şeyi var, fakat bunların farkında olmayan, tamamen İçgüdüsel bir şekilde yani bir çeşit hayvani hayat yaşamaktadır. Kur'an' da, "İnsanın öylebir devresi olmuştur ki, hiçbir kıymeti olmayan bir devreden geçmiştir."diye bir ifade vardır .Bu bilmeyen ve hissetmeyen bir insanlık devresidir. Tabi buradaki hisler canın yanması manasında değildir. Eşyayı duygular yoluyla tanıyabilmektir. Duyu değil, duyglar. Hissetmek lazım. Kemanı, piyanoyu, kornayı, zili, davulu tanırız biliriz. Ama bunlar orkestra halinde yahut ayrı ayrı çalındıkları zaman o bilgimizin dışında bunları hissetmeye başlarız.·Bir his de beraberinde gelir.Görme yoluyla almış olduğunuz bir şey,ses yoluyla da size gelmeye başlar, İşte müzik dediğimiz nesne ortaya çıkıyor, müzikten bir duygu elde edebilmek meselesi var. 

Zaman içerisinde kategorik birtakım değişmelere uğrayarak hisseden ama bilmeyen insan ortaya çıktı. Hisseden, sadece hislerini kullanarak hareket eden, ki en eski olan tarafımız bu, sonra düşünme eylemi elde etmeye başlayan insan formu ortaya çıktı .. Hisseden ama bilmeyenin, insandan tersine birtakım gelişmeler olmaya başladı. 

İkisinin ortasından evvel bilen ama hissetmeyen insan modeli ortaya çıktı, aşağı yukarı 19. ve 20. .yy.da ... Bugünkü dünyamızda olan birçok işlerin sorumluluğu. bu tip varlıklara bağlanmış olabilir. Onlar birtakım yasaları, kanunları, işleyişleri biliyorlar, ama hissetmiyorlar, yani sezgileri yok. İnsanı hissetmiyorlar, insanı sadece eşyanın bir parçası, makinenin bir devamı olarak görüyor. Makine-insan pozisyonunu yaratan varlıklar. Bu insanlar bilgi çağı tarzında bir şeyler. söylüyorlar ama kendilerini,' insanları hissetmiyolar. İnsanı mekanik yahut anatomik olarak tanımaya çalışıyor. 

Bugün Avrupa'da ve Amerika'da çok yaygın bir şekilde tıbba karşı bir güvensizlikvar. Onların tedavi şekilleriyle kesinlikle tedavi olmak istemiyorlar ve halk ilaçlarına dönülmüştür, bitkilere, doğal beslenmelere dönülmüştür. Biyotik enerjiyi başka türlü almak istiyorlar. Bu nereden ileri geliyor? Bu bilen ama hissetmeyen bir disiplinin, insanlar içerisinde meydana getirmiş olduğu tahribattan ileri geliyor. Çünki bilimin, tıbbın o kanalı insanlarla ilişki kuramıyor bu vaziyette. İnsanların hissiyatını anlayamıyor, insanların istediği hissı enerjiyi onlara veremiyor. Kuru kuru sadece fizyolojisi ile meşgul. Yani bir kol, bir operatör için sadece kemiklerden, kaslardan, yağlardan ibaret bir şeydir. Halbuki homeopatik ve holistik dedikleri genel mahiyette insanı kontrol altına alan çalışmalarda bir his unsuru, bütünün bir parçası olarak ele alınıyor. O sadece koldur, midedir tarzında değil. Bütün olarak ele aldığınız zaman bütünüyle hissetmeniz lazım varlığı. Onun her şeyi önemlidir, her noktasını tatmin etmek zorundasınız. . 

Bilen ama hissetmeyen insanın trajedisini biz zaten kendi içimizde de yaşıyoruz. 21. yy. ve ondan sonraki seneler içerisinde insanlık gerçekten hem bilen hem hisseden insan durumunu yaratmak zorundadır ve böyle de olma ihtimali çok kuvvetlidir. Hem bilgisi hem hissiyatı var, yani sevgi enerjisinin alışverişi, dolaşımı artık normal hale geliyor. Nefret etmek, kin tutmak, kabahatler araştırmak tarzında herhangi bir duygu yok, negatif duyguların, enerji tüketen varlıklara artık ihtiyaç kalmıyor. Daima enerji üretmekte olan varlıklara ihtiyaç vardır. Onlar niçin enerjiyi üretmeleri lazım geldiğini, niçin yüksek titreşim halinde bir düşünce odaklaması yapması gerektiğini bilen var­lıklardır. Gidişinin farkında olan şuurlu, iradeli varlıklar meydana geliyor. Bilen ve hisseden insanlar. Burayakadar klasikbir ayrımoluyor ama tabi bunun içerisinde ara durumlar da var.

İşi bilgi meselesinden ele alırsak, bildiğini bilmeyen insanlar da vardır. Bu insanlar hayat tecrübeleri içerisinde vegeçıniş hayatların kendisine getirmiş olduğu bütün bilgilerin farkında değildir. Halbuki kendisinde çok büylik güçler vardır, insanlığımızın hali de budur esasında. Her insanda potansiyeL güçler, büyük yetenekler vardır. Ama o bunların farkındadeğildir,kendisini aşağılık görür/kompleksler içinde yaşar. Insanın bundan kurtulması lazım. Bu da enerjinin, devinimin nasılolduğunu fark etmekle başlar. Bildiğini bilmeyen insan kadar zavallı bir durum yoktur.

Ama bir de biz bunu hikmet haline getirmişiz, nedense bildiğini bilmeyen insan, çok büyük irfan oluyormuş. Çok yanlış bir düşünce. Bunlar insanları gerileten düşüncelerdir. O bir irfan, ariflik, yücelik meselesi değildir. Bildiğini insan bilmelidir ve bildiğini uygulamalıdır. Ben bu işi biliyorum diyebilmelidir. Bu övünmek meselesi değil: Her işin altında bir egoizma, bencillik, kendini övmek, öne koymak, bir numara, flaş olmak duygusu yatmazki. Bir işi biliyorsanız ben bu işi biliyorum diyeceksiniz ve ona göre de hareket edeceksiniz ama incelik burada, bilginizi uygulayacak, bilginize göre hareket edeceksiniz. Bilgisine göre hareket edemiyorsa, enerji tüketici olmaktan öteye geçemez insan. Bildiğini bilmeyen insan olduğu gibi, bilmediğini bilen ınsanda vardır. Bir çok insanlar bazı şeyleri gerçekten bilmediğini bilir. O da bir biliş. tarzıdır ki, ben bir şey bilmiyorum, benyasaların farkında değilim, bu düzenin nasıl yürüdüğünün farkında değilimtarzında. 

Ara planlar olarak bildiğini uygulayan insanlar vardır. Zaten bizim aradığımız en önemli husus budur, yani insanlığın gelişmesinde gerçek enerji. üretenler bunlardır. Bildiğini uygulayan insanlar; uygulamak bir irade, bir düşünce işidir. Bilirsiniz ama uygulayamıyorsunuz; o kitapta yazıyor siz onu almışsınız hafızanıza yerleştirmişsiniz, disket yapıp takmışsınız kafaya aynı şey. Ama bunu uygulamak mühimdir. Enerjiyi üretmek mühimdir. 

Bildiğini bildiği gibi uygulayan insan daha önemlidir. 

Bildiğini uygulayaninsanı başka bilenlerin bazı yönlendirmeleriyle uygulayabilir. Yani o uygulama sizin iradenizde, sizin emriniz altında değildir, sizin isteğinize, sizin üretme projeaize uygun değildir. Ama bildiğinizi uygularsınız.Bunun daha ileri safhası bildiğini kendi bildiği gibi uygulayan insandır. En zor olan kısım budur. Bu bilgiyi siz nereden nasıl, kimlerle, hangi zaman ve  mekan içinde uygulayacaksinız ve bu bilginin sergilenişinde bir doz var mıdır? Bu dozu ayarlayabilecek misin vs. tarzında bir yığın sorumluluk ve irade ile, bildiğini bildiği gibi. Uygulayan bir insan tipi ortaya çıkıyor ki, nadir olan insan tiplerinden biridir. 

Bunlar için üç örnek gösterebiliriz. Biri İslam Peygamberi Muhammed, öbürü Hristiyan Peygamberi İsa, bir diğeri de Türk'ün en büyük evladı Mustafa Kemal'dir. Bu varlıklar bildiklerini bildikleri gibi uygulayan varlıklardır. Başkası için uygulamamıştır. Ne biliyorlarsa kendi bilişleri ile göre uygulamışlardır. Herhangi bir varlık herhangi bir sistem için değil. Onlar bizzat kendileri seçmişlerdir,her şeylerini, her modellerini ne varsa.' Hayatlarına dikkat edersek, hiçbirşey onları bildiği tarzdan başka türlü bir tat­bikat yapmaya zorlayamamıştır.. Bildiğini bildiği gibi uygulayan insan çok nadiren bulunan varlıklardır. Işte bunlar Büyük İnisiyeler dediğimiz varlıklar olabilir. 

Gene ara planlar olarak bilen ama uygulamayan insan vardır. Uygulamaya muktedir değildir, öyle bir kudreti, yoktur,biliyor ama bunu uygulayamıyor, iktidar ve İrade zayıflığı var. Bunlarla daha çok karşılaşıyoruz. 

Uygulayamadığını bilen insan da var; yani kendinde birtakım güçler, elinde bazı imkanlar var ama "Ben bunu uygulayamam, olmaz." diyor. Zaman ve mekan bakımından 'olmuyor, uygulayamıyor. Ama uygulayamadığını biliyor, "Bunu benim yapmam lazım, ben bunu halledebilirim, ama yapamıyonun." tarzında bahanelerle hayatını geçiren, irade zayıflığı içinde bulunan varlıklar vardır .. Uygulayamadığını bilen insan vardır ki' bu acı çeker, üzülür, .. 

Geçmiş hayat deneyimleriyle de edilen bilgileri vasıtasıyla uygulamadan bilen, herhangi bir tatbikat yapmadan, sanki onu tatbik etmiş uygulamış gibi biIen insan da vardır .Çok nadiren de olsa bunlarla karşılaşabiliriz. Bazen insanın kendisinde çıkar, "Yahu ben bu işi nereden bildim, sanki başımdan daha önce böyle bir iş geçmiş de, böyle bir tecrübe yaşamışımda, bir şeyi kalmış ve şu anda, şunu yapabildim." der. Kendi kendimizde olan işlerdir bunlar.Uygulayamadığını, bilen insan bizleriz. Bunlar bizim şuuraltında mevcut olan bilgilerdir. Onlar çeşitli formasyonlara,çeşitli fırsat ve imkanlarda ortaya çıkıverir. Hemen bir biliş vardır pat diye cevap verebilirsiniz, hemen kavrarsınız, meseleyi anlarsınız. 
Nihayet hisseden, bilen ve uygulayan  insan modeli var. Mükemmel insanın modeli böyle olsa gerek.... İnsan-ı kamil'den bunu anlamak gerek. O insan herşeyi en ince noktasına kadar hissiyatını alabiliyor, yani manayı kavramış. Birşeyin manasını kavramak zor iştir. Herkes bir kitap okur, müzik dinler ama manayı almak zordur. Ne demek isteniyor orada? Onları çıkartmak zor iş ..

Oradaki derin manayı almak, asıl içeriği, kelimelerin duyuların arkasında olan gerçek duyguyu/gerçek düşünceyi, çekip almak, biraz daha ilerlersek düşüncenin sahibindeki maksadı. ele almak lazım. Bu işin maksadı nedir?Aynen, Muhammed'in ifade ettiği gibi, "Bana eşyanın hakikatini göster, Yarabbi!" diye dua ediyor. Burada eşyanın hakikati nedir? Maksadı öğrenmek istiyor. Bu işler nedir, ne oluyor,kozmos nedir, insan nedir, maksat nedir, niçin yaptım,neden oldu?Tanrı'nın, yaradılışın maksadına ulaşmak için sorulan sorular bunlar. 

Demek ki hissetmek bunun ilk talimidir. Hissiyatı kuvvetli olmak, manayı anlamak lazım. Her şey bir anlam taşır. Anlamsız yeryüzünde hiçbir olay yoktur. En ufak bir hareketin bile bir anlamı vardır. Bunu hissedebilecek derecede bir genişliğe, kapasiteye ulaşabilmek bizim yaşam borcumuzdur, yani yaşamımızın bize vermesi gereken hususlardan biridir.Tabi ki bilmek de şart.Bilgi nedir?Bilgi ansiklopedik dünya bilgisi değil, ilkeler bilgisidir . Neye bağlı olarak bir takım işler düzenlenmektedir? Bir yığın medeni kanun, borçlar, ticaret kanunu vardır. Onların bir ilkesi vardır. Temelde bir hukuk vardır. Orada ifade edilen prensipler ışığında diğer kanünlar yazılır. Bilgi yazılmış olan kanunları değil, ilkeyi bilmektir, temel odur. Onu kavradığınız zaman her şey onun gölgesinden ibaret, çiçeklenmesinden, büyümesinden ibaret. Temel bilgilere sahip olmak lazım. 

İnsanlık birtakım ilkelere sahip değil. Ancak ayrıntılardan işleye işleye belki biraz daha endüktif bir şekilde kanunlara, maddesel ilkelere de ulaşmış olabiliyorlar. Termedinamik ilkeleri gibi. Tamamen maddesel düzeyde. Mana düzeyinde herhangi bir şeye ulaşılmamıştır. Bu ilkelerden bir tanesini mesela dini literatürde, Kur'an literatüründe görürüz: "Tanrı'dan başka ilah yoktur." "Tanrı bir tanedir, Yaradan bir tanedir ve onun dışındada başka Yaratıcı yoktur ..ifadesi en büyük ilkelerden bir tanesidir. Bu ilkeye uygun olarak pek çok şeyler meydana gelmiştir. Yafikir olmazsa aşağıda üretilmiş, meydana gelmiş bir çok bilgilerin hiçbir değeri yoktur. Onların hepsi ona bağlıdır. Onu kaldırdığınız anda iş biter. Ama prensipler hala işliyor ve prensiplerin modelleri de mütemadiyen yeryüzünde canlı olarak duruyor. O modelleri nasıl izah edeceğiz? Bir yaradılış ilkesini ortaya koymazsak, kendiliğinden varlık ilkesini koyarsak olmuyor bu iş. Kendiliğinden varlık yok, bir yaradılış var. 

Buna bağlı olarak başka bir ilke, ahiret ilkesidir. Ahiret prensibi, yani ahirete gitmek, her işin bir ahirin olduğu meselesidir. Dinlerden ahiret ilkesini kaldırın, dinler hiçbir işe yaramaz. Yani orada bütün yasakları, sevapları, günahları sıfıra iner. Niçin günah bu? Çünki onun bir müeyyidesi var. Müeyyidesi olmadığı zaman ne günah günahtır, ne sevap sevaptır. Peki bu müeyyide nerede uygulanıyor? Hangi atmosfer içerisinde,hangi zaman ve mekanda? Ahiret denilen o zaman ve mekan içerisinde uygulanıyor o müeyyide. O müeyyideyi aldırdığınız zaman hesap sormak yok, hesap sormayı kaldırdığınız zaman günah da yok hepsi ortadan kalkıyor. 

Demek ki büyük ilkelerden biri, insanın mana ilkelerinden bir tanesi de ahiret, öte dünya ilkesidir. Bir çok işler öte dünyanın varlığının peşinen, önceden kabulünden sonra teşekkül etmiştir. Sorgu, sual, melek, insan, gelmek, gitmek vs. Eğer ahiret yoksa melek de yoktur, vahiy de yoktur. Ahireti,ruh dünyasını ortadan kaldırdığınız anda vahiy de biter. 

Bir takım ilkler insanlara belirtilmiştir, ama bunları ınsanlar ilkeler değil de inançlar tarzında ele alıyor. Elbette bir gün gelir, idraki uyanır, onun inançların ötesinde başka bir şey olduğunun farkına varır. İnansak da inanmasak da bunlar zaten işlemekte olan mekanizmalardır, diye bunu, bilmesi lazım.

Ahiretin mevcudiyetini istediğimiz kadar inkar edelim, bundan gene kurtulamayız. Çünki sistem ona göre kurulmuş,ondan sonra gelen sistemler de aynı şeyi tekrar etmiş, Melekut demiş Isa Peygamber. Ahiretten başka bir şey değil. O biraz daha neşeli, güzel göştermiş ama Muhammed peygamber daha realist bir varlık olduğu için iyisiyle, kötüsüyle, her şeyini göstermiştir, onun içinde Cenneti de var,cehennemide var, ama şu şekildedir diye. Onun, bilgisinin realistliğinden ileri gelir. Sanki gözlemiştir, görmüştür ve aynen ifade etmektedir .. Zaten vahiy sadece işitilen bir şey değildir. Peygamber Muhammed Mustafa sadece işitmemiştir, almış olduğu bilgilerin bir çoklarını da vizyonuna sahip olarak almıştır. Yani hem de görmüştür; Gözleri kapalı iken, yizyon olarak kendisine anlatılan ilgiyi görerek anlamıştır, görmüştür .. Herhangi bir şeyin tasviri yapılmışsa, bunu görmüştür vizyon halinde, aynı zamanda tasvir yapılırkende söylenen sözleri almış ve nakletmiştir, ifade etmiştir. Demek ki sadece duymakla olmaz bu iş. 

Onun için çok realisttir.Kur'an içerisindeki ayetlerden bir çokları Muhammed gördüğü için gayet dakik ve hassas bir şekilde ayetler içinde bir takım sıfatlar, isimler, tasyirler kullanma iç suretiyle ifade etmişti.Kur'an'ın son ayetlerinde dünyanın sonuyla akalı ayetler ifade edilmiştir. Bağların devrilmesi, suların çekilmesi, göğün yarılması şeklinde, bunlar onun vizyonunun ifadeleridir. Aynen film seyreder gibi karşısında vakıf olduktan sonra vahiy edilmiştir. Yoksa bunları vahy etmek çok zor iş, dayanılacak işler değil.

( Büyük Sentez Tekamül - Ergün Arıkdal )

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru