22.01.2018
ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
ışığa doğru ışığa doğru
 
DOĞAL AFETLER  
DOĞAL AFETLER

TABİATTA herhangi bir afet, herhangi bir olay derin bir ıstırap kaynağı olsun diye meydana gelmez. O olay, tabiatın kendi yapısına bağlı olarak, kendi bünyesinde mevcut olan birtakım değişikliklerin, birtakım faaliyetlerin sonucudur. Netice itibarıyla, kendi hayatının bir parçasıdır. Ona afet ismini takan biziz, insan varlığı olarak ondan rahatsız olduğumuz için ona afet deriz. Bunlara doğal olaylar, hatta kendiliğinden doğal ayıklanma süreçleri de demek mümkündür. 
Doğal ayıklanma süreçleri, tefrik süreçleri, deprem, yangın, sel basmaları ve buna benzer diğer şeyler, ani çökmeler veya büyük kar yağışlarından sonra meydana gelen durumlar, çığlar vs. bunlar tabiatın kendine has özel bir hareket şeklidir. 
Genellikle hepimizin bildiği gibi, çocukluk yıllarımızdan itibaren zihnimize sokulan bir ifade vardır: “Günahlarının cezasını çekiyorlar, yaptıkları hataların cezasını böylece Allah onlara ödetiyor. Muhakkak herkes yapmış olduğunun karşılığını ödeyecektir.” tarzında birtakım cümleler çocukluğumuzdan beri kendi örf ve adetlerimize ve inançlarımıza uygun olmak üzere bize sürekli verilmiştir. Bu sadece, örneğin bizim ülkemizde olduğu gibi İslamiyete has bir durum değildir, Hristiyanlıkta da, Musevilikte de çok geniş bir şekilde kullanılan bir terbiye metodudur. Tanrı’nın gazabı, Tanrı’nın öfkesi, Tanrı’yı öfkelendirmek, sinirlendirmek, diye korku yoluyla terbiye edilmeye çalışılmıştır. Korku, paganizmde de Tanrı’nın gazabı yerine, tanrıların gazabı, tanrıların öfkesi, Olimpos ilahlarının veya daha yüksek seviyeli varlıkların insanlar üzerindeki meydana getirmiş oldukları despotik bir idare sisteminin vasıtaları olarak ele alınmıştır. Yanardağ infilaklarının meydana gelişi, depremler, sel felaketleri, su basmaları, hatta gel-git olayları bile aynı şekilde tanrıların intikamı veya insanları cezalandıran bir araç olarak ele alınmıştır. Bütün kutsal kitaplarda, bu tarzda sahnelenmiş ve insanlara bu şekilde örnekler verilmeye çalışılmıştır.

Tevrat’ın pek çok yerinde, Yahova’nın İsrailoğullarına karşı gücünü ve kuvvetini göstermesi; sürekli bir şekilde pek çok semavi olaylarla yeryüzündeki birtakım tektonik olaylar, Tanrı’nın onlara karşı olan gücünün ispatına yarayan hadiseler olarak ifade edilmiştir. Niçin korkmazsınız, niçin sözümü dinlemezsiniz, tarzında ifadelere rastlarız. Aynı şey Hristiyanlıkta bilhassa Yuhanna’nın vahyinde zikredilir. Orada da bir yığın tabiat hadisesi biraraya getirilmiş, sembolik birtakım varlıklara benzetilerek insanlara birtakım korkutma ve ibret alma yoluyla dersler verilmeye çalışılmıştır. 
Kur’an ayetlerinin birçok yerlerinde insanlara tabiat hadiselerinin boşu boşuna meydana gelmediğini, bunlarda düşünen varlıklar ve akıl edenler için büyük ibretler olduğunu ihtar eden pek çok deliller ve ayetler mevcuttur. Bunlar, işlenen günahların bir karşıtı olarak ele alınıyor. O günah nedir? Nasıl bir şeydir ki, bir varlık bir günah işlemişse bunu doğrudan doğruya o kişiye has tutmak yerine, daha genel bir şekilde ele alınıyor. O varlıkla beraber, daha pek çoğu işin içine giriyor. Demek ki söz konusu olan, günahtan ziyade günahkarların biraraya getirilmesidir. Birden fazla varlığın biraraya getirilmesi ve umumi bir şekilde adalet mekanizmasının çalışışı vardır. 
Buradaki adalet mezanizması, bu devrin insanının pek de itibar edebileceği bir şey değildir. Çünki bunun kökünde Tevrat’taki Yahova’nın İsrailoğullarına karşı bir ahdi vardır: Yaptığınız hareketi sizin çocuklarınızın çocuklarına da soracağım, onun hesabını onlardan da isterim, onlardan da toparlayacağım. Böylece mütemadiyen sürüp giden, bitmeyen, eksilmeyen bir suç damgası yenir. Yahova; senden, senin oğullarından ve onun oğullarından, yani senin torunlarından da bunu hesabını mütemadiyen soracağım, tarzında bir ifade kullanıyor; böylece günahkarlar ordusu sürüp gider ve toptan bir cezalandırma ihtiyacı da hasıl olur. 
Bereket versin İslamın adalet anlayışı, doğrudan doğruya kulun, insanın, yani ferdin kendi sınırları içerisinde kalan bir hata, yanlış hareket çerçevesinde kaldığından, dededen toruna, torundan öbür dedeye kadar uzanan herhangi bir suçlama ve suç arama imkanı yoktur. Çünki zaten her ayetin başında Rahman ve Rahim olan Allah adı ile başlanır. Kısacası, Tevrat’ta görülen bu tip ifadelerin hiçbirine ihtiyaç olmadı. Hiç kimseden hiçbir şey zincirleme sorulacak değildir.

Af her zaman mevcuttur, bağışlama her zaman mevcuttur, ancak bunun da şartları vardır; yani bir idrake kavuşmak, gerçekten pişman olmanın, yapılan hareketin tam manasıyla idrak edilmesi, hatanın idrak edilmesi, benimsenmesi. Gerçek bir pişmanlık duyulduktan sonra, Rahman Mekanizması, varlığın üzerindeki bu karmik ağırlığı olduğu gibi ortadan kaldırır ve artık dededen toruna sorulma, yani günahkarlık faslı biter. Halbuki İslam’dan önceki dinlerde, bütün varlıkların hala günahkar olarak doğdukları kaydedilir. Seçme hürriyetine sahip bir varlık için artık bu tarzda zorlanmalara hiç ihtiyaç yoktur. Durumun böyle olduğunun ispatı da, kendiliğinden yaşayış içinde ortaya çıkar. Siz istediğiniz kadar insanlara suçlu veya suçsuz, günahkar veya günahsız deyiniz, insanlar neyi seçiyorlarsa onu yapıyor ve o yolda ilerliyorlar. Kendilerini sürekli şekilde günahkar görüp de tövbe halinde yaşayan bir kavime, insanlığa hiçbir şekilde rastlanmamıştır.


AMAÇ NEDİR?

Anlatmak istediğimiz şey şudur: Doğal afetler, günahların cezası mahiyetinde değildir. Bu, doğal afetlerle ilgili olarak her zaman için özellikle zihnimizde bulunması gereken bir husustur. Doğal afetler doğanın, bir gezegen olarak Güneş’in bir uydusu olan Dünya’nın kendi hayatıdır. Kendi tabii hayatının bir türüdür. Gezegenin üstünde yangın da çıkar, deprem de olur, sel de basar, yanardağlar infilak da eder, gel-git olayları da olur; kısacası her şey olabilir. Bu, onun hayatıdır. Bu şekilde tezahür eder. Bizim de kendi vücudumuzda, kendi varlığımızla ilgili pek çok olaylar olur. Ama biz onlara infilak demiyoruz, yangın demiyoruz vs. Hastalıklarımız da aynı şekilde doğal afetlerdir. 
Şimdi, meselenin daha önemli yanına girmek gerekir. Bu doğal afetlerden nasıl yararlanıyorlar? Niçin? Yararlanan kimdir? İlk önce, her şeyin kontrol altında olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir şey tesadüfen, kendiliğinden oluşmaz. Her şey belli bir amaç istikametinde, bir hedefe doğru hızla ilerlemektedir. Yani her şey, yani eşyanın her türü ve her varlık belli bir amaç içerisinde, belli bir yöne doğru bütün gayreti ile ilerlemektedir. Varlığın yaptığı bütün hareketler, bütün istekleri, bütün davranışları o hedefe ulaşmak içindir. O hedef şimdiki halde en büyük amaç olarak gözükür. Fakat o hedefe ulaşıldıktan sonra o ufkun daha genişlediğini, çok daha yüksek amaçların da o varlığın önünde, varlıkların önünde açılmış olduğu fark edilir. Ve bu durum, büyük kozmik tekamül bakımından, gelişme bakımından hiç durmadan, sonsuza dek uzanır gider.


VARLIK ATALET İÇİNDE KALMAMALIDIR 

Demek ki, varlık için en tehlikeli olan iş atalet halinde kalmaktır, durağanlıktır. Atalete hiçbir şekilde müsamaha edilmez. Hiç kimse ne zihin bakımından, ne vücut bakımından sabitleşemez. Başka bir deyişle, yuvarlanmayan bir taş gibi yosun tutmaya Yukarısı kesinlikle müsaade etmez. “Dünya, rahat yeri değildir.” tabirini hatırlayınız. Burada rahatlık; oturup kalmak, atalet içerisinde, durgunluk içinde olmak manasındadır, hatta Kuran’da diğer manasıyla miskinlik diye geçer. Miskinlik, tam manasıyla atalet manasındadır. Eskiden lepraya, cüzzama miskin hastalığı derlerd1i. Çünki sinir merkezleri tahrip olur, el ve ayaklarda, birçok organlarda büyük bir durağanlık, sabitlik meydana gelir. Hasta oturduğu yerde kalır veya bunama meydana gelir. 
Acaba miskinlik umumi bir şey midir? Evet, umumi bir şeydir ve çok hareketli olan yaşantımız içinde, dinamizm içerisinde bile miskinlik devam edebilir. Tıpkı bugün içerisinde olduğumuz durum gibi, tam manasıyla bir miskinlik hayatı yaşanabilir. Bugün dünya, her şeyiyle beraber, bütün konforu, bütün teknolojik harikalarıyla beraber insanları tam bir miskinliğe, atalete sevk etmiş durumdadır. İnsanlık, gerçek hedefine ilerleme gayretinden alıkonmuştur. Meydana getirilen suni hedefler peşindedir. Yapay hedefleri daha çok yeğler ve onun peşinde koşar. Asıl büyük hedefinin peşinde koşmayı ise katiyen kabul etmez.


ATIL OLAN YER HAREKETE GEÇİRİLİR 

Küçük suni hedefler peşinde koşması, insanlığın bir çeşit atalet içerisinde olmasını sağlar ve bu da büyük kontrol mekanizmalarının işine gelmez. Onlara Ruhsal İdare Mekanizmaları da diyebilirsiniz, hatta Tanrı’nın işine gelmiyor da diyebilirsiniz. Çünki hareketli, aksiyon sahibi olan anlamına gelen El Faal, Arapçada Tanrı’nın sıfatlarından birisidir. O, kendi sıfatı ile alakalı varlığında aynı tezahürü görmek istediği için, ataletle karşılaştığı anda derhal atıl olan yerin harekete geçmesi için, orasının kanunlarına uygun her türlü etkiyi harekete geçirir. Bu harekete geçme hali hangi mekanda olacaksa, o mekandaki İlahi İrade Kanunları vasıtasıyla derhal orayı hallaç pamuğu gibi atar. 
Bizler dünyada olduğumuzdan, insan da duyularıyla beraber hareket eden bir varlık olduğundan; duyuların imkanları kullanılarak ataletten kurtulmanın yolları aranır, çünki duyuları olmadan insanlara herhangi bir şeyi bildirmek, iletmek mümkün değildir. Duyuların en bariz ve sivri tarafı da ıstıraptır. Duyularınızın olup olmadığını anlamak istiyorsanız, bunu anlamanın en güzel ölçüsü ıstırap ile karşılaşmaktır. Duyuların faaliyet derecesini, ıstıraplar karşısında ölçmek mümkündür; rahatlık içinde, mutluluk içinde duyularınızın gücünü anlayamayız. Bunu ancak bizim üstümüzde, egomuza, nefsimize yapılan baskılar sonucunda göstereceğimiz tepkilerle ölçebiliriz. 
Bir diş ağrısına tahammül etmek, açlığa bir süre tahammül göstermek ya da bazı kişilerin bize karşı söylediği bazı sözlere tahammül göstermek, kısacası her tahammül gerçekten ıstıraba tahammül etmek demek değildir. Gerçek ıstırap, bizim gerçek ego merkezimize, gerçek benliğimize doğru gelen ve oraya saplanan, orada birtakım dengesizlikler meydana getiren bir tesirdir. Bu tesir, bize her zaman nasip olmaz. 
Aslında ıstıraptan kaçmamak, böyle bir tesiri Allah’tan her zaman istemek lazımdır. Ancak bu mazoşistçe, boşu boşuna ıstırap çekmek, ıstıraptan keyif duymak manasında bir ıstırap değildir. Istıraptan kaçmamak, kendimizde mevcut olan gücün, ne kadar gelişmiş olduğunu anlayabilmenin bir yoludur. Başka türlü öğrenemeyiz. Istıraplar karşısında dayanmamız değil, tutumumuz, özellikle de manevi tutumumuz çok önemlidir. Yoksa, dişimizi sıkarız, bu da geçer, diyerek değil. Tutumunuz çok önemlidir. Istıraba karşı nasıl bir tavır alıyorsunuz?


ESNEKLİK GÖSTEREBİLMEK ÖNEMLİDİR 

Önemli olan aldığınız tavır ve o anda düşündüğümüz şeylerdir. Bir meseleyi nereye kadar ilerletiyoruz? Potansiyelimiz nereye kadar sürebiliyor? Basınca karşı ne kadar esneyebiliyoruz? İşte mesele budur. Eğer bu esnekliği sonuna kadar götürebiliyorsak, biz o yönde fevkalade gelişmiş bir varlığız demektir. O anda dünyasal durumumuz ne olduğu hiç önemli değildir. Önemli olan o esnekliği kazanabilmek, o esnekliği gösterebilmektir. Başkalarının fikri, o noktada hiç önemli değildir. Esnekliği gösterebilmek, dayanma gücünü göstermek önemldir. Ancak bu dayanma gücü, duyulardan gelen sürekli uyaranlara karşı bir dayanma değildir. Önemli olan, manevi olarak aldığımız tavrın dayanmasıdır. Bilhassa, zihnimizin yaptığı çağrışımlar çok önemlidir. “Ben ne yaptım ki, bana bu acı veriliyor? Ne günaha girdim ki, bu ne biçim adalettir? Bu ne biçim iştir, bu ne biçim Tanrı’dır?” Sövmeler, saymalar, isyanlar, bağırmalar, çağırmalar; tutum ile anlatmak istediğimiz budur, yoksa gece ağrıyan dişinizin acısına dayanmak değil. İki saat sonra sabah olur, bir dişçi bulur çektirirsiniz mesele, o acıya dayanma değildir; olayın, o anda zihnimizde meydana getirdiği senaryo çok önemlidir. Bu, çok önemli bir meseledir. Burada söz konusu olan, esnemedir; bir basınca karşı, karşı tarafa doğru bir genişlemedir.


RUHSAL ALEMDE BEŞERİ ZAAFLAR YOKTUR 

Tüm bunların doğal afetlerle ne alakası var, diyebilirsiniz. Çok alakası vardır. Doğal afetler, ıstırap kaynağı olduğuna göre, bütün bunların insanlarla çok yakın ilişkisi vardır. Her şeyin kontrol altında olduğunu ifade ettik. Yukarısı, yani kontrol altında tutanlar kesinlikle öfkelenmezler. Öfkelenmek, sinirlenmek bunlar hep beşeri zaaflardan ileri gelen insani kelimelerdir: Öfkelenmek, sinirlenmek, insanlardan intikam almak, “Sözümü dinlemezsiniz ha, size bir ders vereyim de görün” tarzında bir tavır söz konusu değildir. Yukarısı asla kendini ispat etmek ihtiyacında değildir. Böyle bir ispata hiç ihtiyacı yoktur. Zaten ispatı bizim varlığımızdır. Bizim yeryüzünde yürümemiz, inmemiz, çıkmamız yaşamamız, bize vermiş olduğu her türlü imkanı kullanacak bir zekaya sahip olmamız zaten bunun bir ispatıdır. Yukarısı insanlara öfkelenmez, varlıklara öfkelenmez, çünki koyduğu yasaların en büyüğü “Ne ekersen, onu biçersin” yasasıdır. Kısacası, sebep sonuç yasasıdır. Bu yasa da Yukarısınındır. Öyle adilanedir ki, kimse bunun dışında değildir. Kozmik rütbesi ne olursa olsun, ister melek olsun, ister herhangi bir insan varlığı hiç kimse kendini bunun dışında tutamaz. 

İNSANOĞLUNU günlerce acz içerisinde bırakan, yüksek teknolojiyi inim inim inleten, hiçbir şeyin fayda etmediği depremler meydana geldi. Denebilir ki, orada nasıl olsa bir fay çatlağı var; bunu biliyoruz. Burada deprem olması her zaman mümkün, her zaman da oluyor. Halk buna alışkın. Ancak halk öyle alışkın ki, başka türlü hareket etmiyor, acaba niçin gidip gidip o fay çatlağının etrafında öbeklenip şehirler kuruyor. Bu nokta ilginçtir, madem bu tehlike var, neden hoşlarına giden bölgeler fay çatlağının etrafında, neden fay hattının bulunduğu yerlere gidip kolonileşiyorlar, büyük şehirler kuruyorlar. 
Bunu bile bile yapıyorlar. Bu insanlar, sanki orada meydana gelecek olan o hadiseden toptan bir şekilde nasiplenmek için biraraya gelmiş varlıklar gibi. Kendiliklerinden oraya yerleşiyorlar, ulaşıyorlar ki, ne lâzımsa orada olsun, hep beraber yaşayalım diye. Bu, ilginç bir durumdur.

Her şeyi kontrol altında tutan mekanizmalar, doğal afetlerle insanların atalet durumları arasında büyük bir irtibat kurarlar ve orantı yaparlar. Zaten onların en büyük yüceliği, hikmetleri budur. Âdeta ellerinde dünyanın kendi evolüsyonu içerisinde geçireceği bütün formasyonların ve deformasyonların gayet muntazam bir tarihi listesi var; şu zamanda şu hadise meydana gelecek diye. Bu olayla, atalet içerisindeki varlıkları karşılaştırma hünerine sahipler. Tanrı çeşitli olaylar vasıtasıyla insanları bir yerden bir yere sevk etmeye çalışır. Yukarıdan sopa sallayacak ya da seslenip de “Uyanın, kalkın yerinizden! Ne yapıyorsunuz, biz sizi bunun için mi yolladık?” diye açıkça söylenecek hâli yok. Bunların ikisini senkronize etmek lâzım. Meydana gelecek olayları insanlara bağlamak gerekiyor ki, olayın meydana getirmiş olduğu fiziksel etki, yani büyük duygusal uyaran; o varlıklar üzerindeki ataleti ortadan kaldırıcı bir netice meydana getirsin. Ruhsal İdare Mekanizmalarının en büyük hikmeti ve yüceliği buradadır. Bu tarzda uyanmaya ihtiyacı olan varlıkların hepsini biraraya toplayıp, saati saatine, dakikası dakikasına o olaylarla karşılaştırıyorlar. Ortalıkta sadece dünyanın kendi şartlarından meydana gelen, kendine has, kendine özel bir davranış şekli var; şöyle bir silkeleniyor. O silkelenme, o deprem olayı; milyonlarca insanın manevî bir şok ve sarsıntı altına girmesi sebebiyle bir uyanma, daha doğrusu başka bir tesirin, başka bir bilginin o varlığa ulaşabilmesi için bir kanal açılmasına sebep oluyor.

Perdelerini, kapılarını kapamış, kendi içerisine dönmüş bir insanlık; hiçbir şeyden haberi olmadığı gibi olmak da istemiyor; kendi egosunun içerisinde duruyor. Halbuki bu, ona uygun bir durum değildir, insanlık gelişmek zorundadır. Kâinat kanununa göre, varlık ilerlemek zorundadır; sabit duramaz. Onun kapısını, penceresini açabilmesi ve kulağına tıkadığı pamuğu sökebilmesi, gözüne bağladığı siyah bezden kurtulabilmesi için bir başka şeye ihtiyacı vardır. ışte bu, onu temelden sallayan doğal afetlerdir. 
Eğer şahsî afetlerin dışında düşünecek olursak, şiddetli ölümler; varlıkların özdeşleşmiş olduğu birtakım kıymetlerin, o varlığın üzerinden çekilmesi suretiyle varlıkta meydana gelen korkunç sallantı, ıstırap, ayaklarının yerden kesilmesi hâli; aynı şekilde varlıkta pencerelerin, kapıların, tünellerin, kırıklar, çıkıklar, pamukların, göz bağlarının açılması ile bir an için deşarj olmasına sebep olur. Varlığa veya varlık grubuna taze bir enerji, uyarıcı bir bilgi, uyarıcı bir tesir ulaştırılması mümkün olur. O varlıklar o tesiri aldıktan sonra, artık kolay kolay onun etkisinden çıkamazlar. Bir taraftan maddenin kendilerine vermiş olduğu ıstıraplı, korkutucu etkiyi yaşarlarken bir taraftan da yüreklerinde ve şuurlarında daha değişik bir etki dolaşmaya başlar. Çünki yeni etki, o boşalan yere zerk edilmiştir. Artık kendilerini atalet hâlinde tutamazlar. 
Aynı şey bireysel olarak da başımızdan geçebilir. Toplum kaderine tâbi olarak hep beraber yanardağın külleri altında kalmamıza veya sel sularıyla sürüklenmemize gerek yoktur. Kendimize göre sel suları, kendimize göre yanardağlar vardır. Onların altında kalarak, o küllerin sıcaklığı altında ezilerek, gömülmüş olduğumuz atalet yorganından kendimizi sıyırabilir ve etrafımızda esip duran daha yükseltici, geliştirici, açıcı, şuurlandırıcı o tesirlerle karşılaşabiliriz. Bu yeni enerjiye tâbi olarak adımlarımızı tekrar sıklaştırmamız mümkün olabilir. 
Yukarısı, işte bu şekilde, olaylarla her şeyi kontrol altında tutar. Varlıkların ihtiyaçlarını, ihtiyaçları olan uyanmayı, ataletten kurtulma, yani uyanma sürecini senkronize ederek bizlere fevkalâde büyük iyiliklerde, yardımda ve şefaatte bulunuyorlar. Onların bu hâllerine her zaman şükretmek lâzımdır. Yani hiçbir şey, ne yangınlar, ne depremler bizim aleyhimize işleyen olaylar değillerdir. Bütün tabiat hadiseleri, bütün olaylar, varlıkların lehine işleyen olaylardır.

Hepimiz düşünüyoruz, hepimiz korkuyoruz; bizler de evimizin yıkılmasını istemiyoruz. Ama yıkılırsa yıkılır; çünki biz insanlık olarak dünyayı öyle bir sürece soktuk ki, bunun olması lâzımsa olur. Hele Türkiye’de yaşadığımız süreç, korkunç bir atalet, korkunç bir rezalet içerisindedir. Artık bizim kendi kendimizi uyandırmamız, kendi kendimize silkelenmemiz mümkün değildir. Yüce bir gücün bizi adamakıllı savurması gerekir ki, kendimize gelelim. Son yıllarda televizyonlardaki konuşmaları, tartışmaları fırsat bulup tetkik edersek Türkiye’nin ne hâlde olduğunu görürüz. Yani felâket bir durum içine çoktan girmişiz; bu işin içinden çıkacağız ama faturasının altındaki rakam büyük. “İnşallah Allah yardım eder, ucuz atlatırız,” diyebiliriz ama aslında zaten yardım edildiği kadar edilmiştir. Bunun arkasından doğal ve sosyal afetler de bekleyebiliriz. Hepsi üst üste gelebilir. Bu memleket için bunlar bir kehanet değil. Boşu boşuna insanları telâşa vermek ihtiyacında değiliz ama normal tecrübe ve normal aklî veriler ve spiritüel bazı yasaların işleyiş tarzı, bizi bu tarzda birtakım düşüncelere sevk ediyor. Biz, memleket olarak çok yarım kalmış durumdayız. Galiba buna tahammül yok, bu yarımlık hâlinin tamamlanması gerekiyor. 
Yurdumuzun yeniden bir şekle sokulması gerekir çünki Türkiye’nin dünya çapında, dünya üzerinde kendine ait çok özel bir yeri ve vazifesi var. Dolayısıyla bu kılıkla, bu şekilde, bu sıfatlarla öyle bir fonksiyonun yapılması mümkün değil. Bu fonksiyonu sırtlananlar; istenen kalıba, şekle girmek zorundadır. Bütün kişiler, özellikle bu vazifeli ülkede, Türkiye’de olduğu gibi, yapacağı işe göre bütün kisvesini değiştirmek zorundadır. Kılığından, kıyafetinden iç yapısına kadar kafa yapımızı değiştirmek zorundayız. Ancak hiç kimsenin neyi nasıl değiştireceği konusunda hiçbir fikri yok. Bunu ancak görünmeyen bir otorite yapar.

Biz hâlâ, “21. yüzyıla geçeceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız” diyoruz. Ama biz bu mantaliteyle sanki 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçmenin arifesinde gibiyiz. Çünki 21. yüzyıl hakikaten çok değişik, fevkalâde yüksek bir hız içerisinde cereyan edecek bir asırdır; çünki tamamlanma asrıdır. Her şeyin tamamlanması gereken bir asırdır. Oraya noksan olarak çıkmamız mümkün değildir. Tamamlamamız için buna lâyık olmamız lâzım. Bütün bu doğal olaylar, insan tabiatının sonucu değil, insandaki tabiatsızlığın veya bozuk tabiatın sonuçlarıdır. Türkiye’de büyük dejenerasyon vardır, akla gelen her alanda bir dejenerasyon, bir yozlaşma var. Aile çekirdeğinden tutun, ahlâkî eğitimden dinî eğitime kadar nereye kadar uzanırsak uzanalım, her şeyde bir yozlaşma, bitme vardır; hatta birçokları tükenmiş vaziyette. Bu, aynı zamanda atalet veya kendini yenileyememek demektir. ınsan o araçlara esir olmuş kalmıştır ama araçlar artık gıcırtılı, tekerlekler dağılmak üzere olmasına rağmen kendini araba ile eşkoşuyor, onunla beraber kalıyor. Oturup da o arabayı tamir etmek, düzenlemek istemiyor; bekliyor ki bir usta gelsin de yapsın. 
Çok yanlış tutumlar içindeyiz; toplum olarak bu ataletten kurtulmamız lâzım. Çok şuurlu bir şekilde fonksiyoner hâle geçmek zorundayız. Bunu yapmadığımız sürece mutluluğu boşu boşuna ararız. Mutluluğu kredi kartlarına, son model otomobillere bağlayarak sağlamaya çalışıyorlar insanlara; bir an önce gel de falan otomobili al, bak nasıl mutlu olursun diyorlar. Onun arkasında yatan mutsuzluğun ne olduğunun farkında bile değiller. ınsanlara devamlı olarak bu empoze edildi; şuyun olursa, buyun olursa bir de buyun olursa tamam diyorlar. Dünyada başka ne isteyeceksin? Bunları bulduğumuzda ise, ondan sonrası mutluluk ticareti.

Her büyük tabiat olayının arkasında, insanî gözle baktığımız zaman ziyan olan bir tabiat parçası ve o tabiat parçası ile beraber özdeşleşmiş olan insan varlığının emeğini görürüz. Yani yapılan yapılar, inşaatlar, binalar, her türlü yapısal malzemenin ortadan kalktığını görürüz ve yeniden yapılması gerektiğini de fark ederiz. Bu iş çok yönlü teşekkül ediyor; sadece orada bulunan canlı varlıkların, bilhassa algılama gücü olan varlıkların olaylardan birtakım sonuçlar çıkararak tabiat içindeki kendi pozisyonlarını tayin etmek gayretlerinin ne durumda olduğunu belirlemekle yetinilmiyor. Ayrıca o güne kadar getirmiş olduğu birtakım kıymetlerin, kendisine hiç de yardımcı olmadığını fark ediyor. 
Kıymet olarak bağlanmış olduğu, uğruna belki birçok canların yandığı, haksızlıkların yapılmış olduğu birtakım işlerin; bir doğa olayı karşısında hiçbir değeri kalmadığını, hiçbir gücü olmadığını da gösteriyor. “Şu kadar sağlam yaptık” diye kurduğu binanın veya “Yaptığımız baraj şöyle kudretlidir, böyle sağlamdır” dediği köprülerin, yapıların çöktüğünü görüyor. Şimdi ne düşünmesi lâzım? “Sen şimdi neyine güveniyorsun, güvencen nedir?” Eşyaya verdiğin şekil veya biçim mi? Gücünü kudretini bunlar mı temsil ediyor? Eğer bunlar temsil ediyorsa, işte, görüyorsunuz ki hiçbir kudreti yok. Her şey, bir sallantının karşısında, bir ateşin karşısında, bir akan suyun basıncı karşısında darmadağın olup gidiyor. “Şimdi neye güvenmen, neye inanman lâzım?” İşte, varlığın bu noktada kendisini düşünmesi lâzım.

VARLIK bu noktada kendi üstünde düşünecek: “Bu kadar ağır şeyler geçirdiğim hâlde ben hâlâ bazı duygular yaşıyorum ve bazı isteklerim var, arzularım var.” Demek ki orada istek ve arzular daha da güçlü. Böylece, istek ve arzuların, ihtiyaçların insan varlığını motive eden en yüce etkiler olduğunu kabul etmek lâzım. Yani ihtiyaçlarımıza göre her şeyi yeniden tanzim etmek zorunda kalıyoruz. Acaba biz şimdi insanlar olarak, gerçek ihtiyaçlarımızın peşinde mi koşuyoruz, yoksa bize ihtiyaç olarak kabul ettirilmiş birtakım şeylerin, arzuların, hedeflerin peşinde mi koşuyoruz? Bu çok mühim. Bu da atalet meydana getirir. Bize hedefin dışındaki istek ve arzuları, “hayır o değil budur” tarzında koşturuyorlarsa, insan olarak biz her zaman hedefe ulaşmamak tehlikesindeyiz. Şu büyük enkarnasyon olarak doğmuş varlıklar olarak, vazifemizin hangisini yerine getirmemiz gerektiği hususunda büyük tereddütler içerisindeyiz. Ne yapmamız lâzım? “Şu anda buradayım. Evlenmişim, çoluğum çocuğum var, bir işim var, çalışıyorum, çalıştığım yere karşı sorumluyum, aileme karşı sorumluyum, onlara karşı vazife yapıyorum. Vatandaşlık var, vergi veriyorum. Her yeri kirletiyorum, bunlar vazife değil mi? Hepsini yapıyorum. İşte yaptığım şeyler, benim vazifem olur. Ayrıca vazife almaya ne gerek var.” tarzında da itirazda bulunabilir ama mesele o değil. Yeryüzü insanı toptan bir şekilde gerçek hizmetinin ne olduğunu bilmiyor. Bilmesi lâzım. Bazıları, gerçek hizmetin bir kısmını, tanrıya ibadet şeklinde ele alıyor. Bu, sürekli olan hizmetlerin içerisinde bir bölümdür. İbadet edebilirsiniz. Yani Tanrı’nıza karşı dua hâlinde bulunabilirsiniz, onunla bir alışveriş içerisinde bulunabilirsiniz. Bir yüce tesir içerisinde kalarak kendinizi daha güçlü bir hâle getirmek için uğraşabilirsiniz ama hizmet, bu demek değildir.

Varlığın hakikî hizmeti, bu dünyanın mevcudiyeti ile alâkalı olmak üzere, ulaşması gereken hedefe ulaştırmak için yardımda bulunmaktır. Peki, Dünya’nın hedefi nedir? Denilebilir ki “cansız madde topluluğu dünya, mekânda yer kaplıyor. Uzayda yer tutan bir cisim. Ne canı olacak?” Şimdi çevreciler bas bas bağırıyorlar, değil mi? “Dünya canlıdır mahvettik, öldürdük” diyoruz. Canlı olmayan ölür mü? Canlı olan ölür. Denizi ölür, havası ölür, kuşları ölür, ormanları ölür. O hâlde dünyanın canlılığının fonksiyonu neydi? Dünya neden canlıydı ve ne yapmak istiyordu? Hedefi neydi? Bunu bilemedikçe dünyayı hiçbir şekilde korumamız mümkün değildir. Asılnda çevrecilik de, yeşilcilik de; bu akımların hiçbiri bunu bilemez. O kimselere “dünyanın mevcut oluşunun maksadı nedir? Dünya niçin ormanlarla, sularla kuşlarla, balıklarla, insanlarla donanmıştır?” diye sorsanız hiçbir şey söylemezler. “Ne maksadı olacak, dünya dünyadır.” derler. Dünyanın asıl maksadını bilmek lâzım ki ona yardımımız olsun, hizmetimiz olsun. Biz bilemediğimiz için bindiğimiz dalı mütemadiyen kesiyoruz. Dünyanın bütün kudret damarlarını, tesir damarlarını, onu yaşatan damarları mütemadiyen buduyoruz. Budaya budaya, bu hâle getirdik. Bunun da bizim üzerimizde bir etkisi oluyor. Dolaylı bir şekilde sağlığımızda bozukluklar meydana geliyor. Bu sağlık sadece fizikî sağlık bozukluğu değil; ruhsal dengesizlikler, depresyon tarzında da ortaya çıkıyor sürekli şekilde. Nereden bakarsak bakalım, dünyanın üzerindeki en zararlı parazitten kurtulabilmesi veya o paraziti kendi istikametinde, kendi amacı, kendi hedefi istikametinde çalıştırabilmesi için silkelenmesi gayet normaldir. Afetleri çok normal karşılamak lâzım. Başımıza bir şey gelirse, hiç sesimizi çıkartmamamız lâzım. Çünki biz bunu zaten hak etmiş durumdayız. Bu tokadı yemeyi hak etmiş vaziyetteyiz. Bundan sonra gelecek tokatlara dikkat etmek gerekir. Arkası kesilmez.

Uyandırıcı, kendine getirici, kendini tanıma hususunda varlığa büyük bir gayret ve efor veren tabiat olaylarının sadece objektif bir şekilde incelenmesi hiçbir şey ifade etmez. Bu kuru bir bilimsel merakın tatmininden başka bir şey değildir. Jeologların veya oşinografların veya diğer atmosfer olayları ile ilgilenenlerin, yapmış olduğu çalışmalar, her ne kadar bilimsel lâfı ile izah ediliyorsa da aslında hiç de bilimsel değildir. Sadece tasvirlerle yetinirler; şurada şu, burada bu olmuş, bunların sebeplerini bulmaya çalışırlar. Falan yerdeki sıkıştırma, fay hattında şöyle bir basınç meydana getirdiği için deprem veya yanardağın hareketine sebep olmuştur, tarzında mekanik izahlardan öteye geçemezler. Belki de o kadar lâzımdır. Bunun arkasındaki açıklamaları spiritüel bir anlamda, insan varlığının uyanışı ile alâkalı olan bağları kurma zamanı çoktan gelip geçmiş. Bunu çok eskiden yapmaya çalışmışlar fakat günah formülüyle yapmaya çalışmışlar: Bu olaylar şu şekilde, bu şekilde çok yağmur yağması ile olmuşsa da böyle bir sonucun ortaya çıkması sizin yapmış olduğunuz hatalı işlerden, günahlarınızdan dolayı bir kefaret, Tanrı’nın cezalandırılması olarak size verilmiştir, denmiş ve insanların nefsine yenilmesi, azması nedeniyle oluşan Tufan olaylarını örnek göstermişlerdir. İnsanlar bu uyarıları yadırgamışlar ama kanıksamışlardır. Olayların hem maddî hem manevâ tarafını düşünmek zorundayız. Yani olayın hem spiritüel bir anlamı var, hem maddesel bir anlamı vardır. Her ikisine de hak vermek lâzımdır. Bir mühendisin olayı izah etmesi de doğrudur, aynı zamanda bir filozofun, bir sosyal düşünürün, bir antropoloğun oradan çıkartmış olduğu sonuçlar ya da iyi bir din adamının çıkartmış olduğu manevâ değer sonuçları da haklıdır. Bu ikili durumu her iki taraftan da ele almak zorundayız. Her olayın dili değişiktir. Tek bir sözü, tek bir manayı ihtiva etmekle beraber, her olay başka bir dil kullanarak etrafına o manayı yayar. İşte üstünde durmamız gereken husus budur. Bizler hep detaylar içerisinde kalıyoruz ve her şeyi birbirinden farklıymış gibi görüyoruz. Halbuki her şey birbirinden çok farklı değil. Her şey birbirine benziyor. Onları biraraya getirip, anlatmak istediklerini tek cümleye bağlamak mümkündür. Dışardaki olaylar, hatta kendi varlığımızda cereyan eden olaylar da mütemadiyen aynı şeyleri tekrar ediyor bizlere. Tabi ki, bizim durumumuza uygun olarak, yani kendimizi kapama şeklimize göre. Bizi açabilmek için bir boşluk yaratıp oradan bir bilgi, bir tesir salabilmek için olaylar devamlı bir şekilde maske değiştiriyorlar, sürekli bir şekilde simalarını değiştiriyorlar. Biz bir olayı yeni yaşıyoruz zannediyoruz; halbuki bunlar, tekrar eden aynı olaylardır.. Gerçek yaşayışta, her olayın değişik olması gerekir. Çok değişik olaylarla karşılaşmak gerekir. Yaşamak budur. Mütemadiyen birbirine benzer seyleri yaşıyoruz. İstersek kendimizi bir haftalık bir gözleme tâbi tutalım. Evimizden çıkıp işimize gittiğimiz, geldiğimiz zaman, yolda olanlar, radyoda, TV’de dinlediklerimiz. Kontrol edelim, görülecektir ki bunların %90’ı tekrar eden olaylardır. Ama aynı olayın her tekrarında bizim haletimiz değişik olduğu için, bize o yeni bir şeymiş gibi geliyor ve gerçekten de yeni yeni çağrışımlara da sebep oluyor. Demek ki tam faal bir zihniyetle hareket etmediğimiz için, gerektiği gibi o çağrışımları yerine getirmediğimiz için her seferinde yeni bir uyarı ile eksik bıraktığımız tarafı tamamlamaya çalışıyoruz. Tekrar eden filmler gibi.

Bu bakımdan tabiâ afetler de, olaylar da tıpkı günlük olaylara benzer şekilde tekrar etmektedir ve edecektir. Nerede ne zaman ortaya çıkacağını bilemeyiz, muhakkak bizim şartlarımıza uygun olarak, bizdeki uyku derinliğine bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Ne derecede uyku derinliğine sahipsek, o derecede daha şiddetli bir uyarana ihtiyaç vardır. Bazı insanları fısıltı hâlinde uyandırabilirsiniz. Bazılarına tekme atarsınız ancak uyanır. Dokunduğun zaman uyanan da vardır, tekme yiyerek uyanmayan da vardır. Ülkemizin, kendi insanlığımızın tekme yiyerek uyanmayanlardan olmasını hiç arzu etmiyoruz. Karşımıza çıkan ilk uyaranda toparlamamız, kendimize gelmemiz ve kendimizi bilmemiz gerektiğini ve kendimizi tanımamız gerektiğini hemen kavramayı nasip etsinler, bize bu imkânı versinler. Yoksa hâlimiz dumandır. Bosna-Hersek olaylarının, Kosova olaylarının bir tabiâ afetten farkı yok. Sürekli selmiş gibi düşünmek gerekir olayı. Baraj yıkılmış, mütemadiyen su geliyor, sanki önü kesilemiyor gibi düşünmeliyiz. Tıpkı bunun gibidir o olaylar da. Olayları fazla duygusal bir şekilde ele almamız doğru değil. Oradan kendimize göre gereken dersleri çıkaracağız. Onu sosyal içeriği, ideolojik mahiyeti şudur diye düşünürsek aynı kısır döngü içerisine düşeriz; hiçbir işe yaramaz. Mühim olan insanların uyanabilmesi meselesidir. Yani ne yapmaları gerektiğinin farkında olmalarıdır. İç dünyalarına kapanmış insanlar, kendi polemikleri içerisine girmişler. İç münakaşalarımız devam ettikten sonra kendi kendimize beynimizin içerisinde istediğimiz kongreyi, istediğimiz tartışmayı yapalım, hiçbir şey ifade etmez ki. Bir kimseye tek bir fikir bile beyan edememişsek veya bir kimseden bir fikir alıp da ona karşı bir fikir geliştirememişsek, hiçbir şey ifade etmez. Bu afetlerin de maddâ sonuçları budur. İnsanlar arasında birleşik, ortak alanlar meydana getirmek üzere insanları birbirlerine daha yakınlaştırmak içindir. Mustarip insanlar, aynı şartlar altındaki insanların birbirleriyle olan bağlantıları ve anlayışları daha yüksektir. Herkes birbirinin derdini daha iyi anlar. Onun dışındakiler farkına varmaz.

“Bana ne” der, “senin sorunun, benim sorunum değil, sana ait”. Yani bir lâfı ile her türlü birleşik alanı, dostluğu, bağlantıyı ortadan kaldırıyor. İnsanı bu kadar kötüleyen, bu kadar aşağılayıcı bir kelime ile karşılaşmış değiliz. Halbuki senin sorunun, benim sorunum demek. Tabi ki oturup da başkasının yerine fıtık ameliyatı olacak değiliz ama, birisini o ameliyata en iyi şekilde hazırlayabilme imkânına sahip olabiliriz. Nankörlüğü, “Senin sorunun, benim sorunum değil.” şekline sokmuşlar. Bizim millet olarak bir spiritüel fonksiyonumuz varsa, bu tip şeylere itibar etmemekle meydana gelmiş olması lâzım. “Senin sorunun, aynı zamanda benim sorunum demektir kardeşim.” “Kardeşim” diyorsunuz, arkadaşım, dostum dediğiniz zaman onun sorunu, sizin de sorunuz demektir. Karşımızdakilerle böyle ilgilenebilseydik, bugün böyle olmazdık. Maalesef kendi yanlış tasvirlerini, “Senin sorunun, benim sorunum değil” meselesini bize sanki modern bir şeymiş gibi empoze etmişler, kafamıza yerleştirmişler. Demek ki birçoklarımızın işine gelmiş bu. O sorumluluktan kaçmak için gayet güzel bir formül olmuş: “Ben sorumlu değilim.” Halbuki hepimiz, her şeyimizle birbirimizden sorumluyuz. Geçen ay içinde yaşadık bunu. Her şeyden sorumluyduk. Sorumsuzluk diye bir şey yok. Herbirimiz kendimizde, idrakimiz nispetinde her şeyden sorumluyuz. O zaman birsürü gayrete ne lüzum var. Kızılhaç’a, Kızılay’a ne lüzum var? Kurtarma operasyonuna ne lüzum var? Yardımseverler derneğine ne lüzum var? Çevrecilere, yeşilcilere ne lüzum var? Ne diye gayret sarf ediyorlar? Neden onları “O bizim sorunumuz kardeşim, seni ne ilgilendiriyor?” diye refüze etmiyoruz. Bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Hep örnek olarak gösteriyorlar. Ortak sorumluluğu yaşatmaya çalışıyorlar. Falan kulübün insanlarının elli tanesi biraraya gelmiş, ellerindeki torbalarla pet şişeleri toplarken bunları gösteriyor. Resimlerin taşıdığı mana derin. Hepimiz her şey için, her şeyden yana sorumluyuz ve en büyük sorumluluğumuz, Tanrı’ya karşı olan sorumluluğumuzdur. Onu da nasıl yerine getirebiliriz, derseniz; tabi ki, insanlara hizmet ederek. İnsanlara ettiğimiz hizmet Tanrı’ya karşı olan sorumluluğunuzun karşılığıdır. Siz bunu illâ ki çeşitli formal şekillerde, hareketlerle anlamayınız. İnsanlara hizmet etmeyi canı gönülden yaptığımız anda, biz Tanrı’ya en büyük ibadeti, en büyük hizmeti yapmış oluyoruz. Ona karşı olan sorumluluğunuzu tam manasıyla yerine getirirsiniz. İnsanlara karşı olan hizmettir bu, kendi cürümümüz kadar. Hiçbir zaman kendimizi zorlamayalım ama bunun altında da kalmayalım. Bu, iyi niyet noktasıdır. O iyi niyetin tam üstüne kadar çıkmak lâzım hizmette. Ne altında, ne üstünde. Kur’anda denildiği gibi “Biz size taşıyacağınızdan fazla yük vurmayız.”, işte manası budur. “İyi niyetinizin sizi getirdiği noktaya kadar dayanın, gelin” diyor. “Ben size yardım ederim, oraya kadar çıkarırım, daha fazlasına lüzum yok” diyor. Çünki hiç belli olmaz, ondan sonrası ile belki zarar verebilirsiniz Hem kendinize, hem başkasına da zarar verebilirsiniz. Oradaki iyi niyet, bir ölçüdür. Her seferinde artabilir. Sizin gücünüze bağlı olan bir şeydir. En büyük ibadet, insanlara hizmet etmektir. Temiz kalple, yani mümkün olduğu kadar karşılık beklemeden. Hizmet projelerimiz geliştiği nispette Tanrı ile olan doğrudan bağlantılarımız artmış demektir. Onun feyzi, bizim içimize doğuyor demektir ki, kullarına yardım için bizi vasıta kılmış. Bizim vasıtamızla, onlara bir şeyler yolluyor. Daha ne isteyebiliriz; hizmet bu değil midir?

SON GİRİŞLER
CHAKRA
RUHSAL AKTÜALİTE
REİKİ
SHAMBALLA ŞİFA SİSTEMİ
NLP
EFT
FENG SHUI
MEDİTASYON
YOGA
YAŞAM KOÇLUĞU
PRATİK BİLGİLER
NADİR ÖZYİĞİTTEN MAKALELER
EVRENDE ZEKİ HAYAT
TEKRARDOĞUŞ-ENKARNASYON
RÜYALAR
PARAPSİKOLOJİ
ÖLÜM-ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER-ÖTEALEM
NEW AGE
KAYIP UYGARLIKLAR
YARATICI İMGELEME
REGRESYON TERAPİSİ
ÖZLÜ SÖZLER
ALDEA NIN KALEMİNDEN
GMA-GÜMÜŞ MOR ALEV ENERJİSİ
BOLLUK VE BEREKET BİLİNCİ
ERGÜN ARIKDAL
BEDRİ RUHSELMAN
SPİRİTÜEL PAYLAŞIMLAR
ALİ KARACA'DAN PAYLAŞIMLAR
SİRİUS MİSYONU TEBLİĞLERİ
ALTIN ÜÇGEN ENERJİSİ-GOLDEN TRIANGLE HEALING
IŞIL JALE
MAKALELER
ETKİNLİKLER
BİLİNÇALTI ,TELKİN VE OLUMLAMALAR
DUYURULAR
ÇALIŞMALARIMIZDAN GÖRÜNTÜLER
EĞİTİMLERİMİZ
ÜRÜNLERİMİZ
KİTAPLARIMIZ
SORU-CEVAP BANKASI
ŞİİRLER
ÜYELERİMİZDEN GELEN YAZILAR
HİKAYELER VE ÖYKÜLER
DOĞAL YAŞAM
KİŞİSEL GELİŞİM
TAMAMLAYICI TIP
METAPİSİŞİK SÖZLÜK
RUHSAL TEBLİĞLER
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
TEMEL BİLGİLER
TEMEL KONULAR

 

  ışığa doğru